8 Aralık 2009 Salı

HAY AKSİ!

Ben hiç yormadım elanı
Sen hiç tutulmadın yeşilime.

Haleti ruhiyemin agresyon isteğini bastırır umuduyla birkaç satır karalamaya karar verdim. Öyle ya ne zaman başım sıkışsa yazmaya yeltenip içimin can çekişen ya da iyice edepsizlik edip sürmenaj olan fonksiyonlarını düzeltmek amacıyla başlıyorum düzensiz kelime guruplarından yardım talebinde bulunmaya. Heyhat ne garip bir örgüdür bu sararken ısıtmak vaadiyle ilmeği kaçmış koca deliklerden (bedeni sıyırıp geçer sandığım) ayazların gidecek başka yer yokmuş gibi bende konaklama hali? Akşama varıyorum. Akşamdan aşıyorum. Taşıyorum ellerimin arasında aslında elimde değil de sol üst köşede tam olarak olması gerektiği yerde olması gereken yüreği. Tetiklenmekte olan şüpheciliğimin sürprizlerle zenginleşiyor olması ise ayrı bir mevzu tabi. Hele gözlerinizi her kapattığınızda karşılaştığınız manzara değişmiyorsa değmeyin artık pıtır pıtır söylenmelerle yol alanlara. Geçmişi saçın yerlere. Biraz dikkat etmeyi ihmal etmeyin üstelik. Şöyle kısık gözle bakın. Açıp bakın, kapatıp bakın. Anılar etrafınıza keskin nişancılar yerleştirmişken tadını çıkarın. Saklanan (vazgeçilmesi imkansız)fotoğraflarda gördüğünüz aşkların, dostların. Sonra bu konudan kimseye bahsetmeyin. Biraz önce nefesi kesilen, yer ayaklarının altından kayıp giden, burnunun direği sızlayan siz değilmişsiniz gibi gülücükler saçın etrafa. Umudunuz yeşerip yeşerip solarken en güzel hayallerinizin kapısını aralayıp merhaba demekten vazgeçmeyin kendinize. Daha somut örnekler vererek inceldiği yerden kopsun mantığı ile geçip karşısına "canımı yaktın ve bunun farkında olmaman canımı sıkıyor" diye bağırsaydım ya da  öyle yazsaydım daha iyi mi olurdu? Hiç sanmıyorum. Ne zaman tartışmaya başlasak kavgaya dönüşüyor. Sanki iki farklı kıtanın kralı savaşıyor sanırsınız. Senin tavukların benim çitimden aşıp tarlamı talan etmişler diye başlayan konuşma, geçen bahar açan çiçeklerin vazgeçilmezliğine kadar varıyor. O çiçekler kimindi diye alevleniyor. Yanacak o kadar çok şey varken üstelik. Benimkisi yıllarca prensin gelmesini bekleyen külkedisinin hiperfaji hastalığına yakalanıp ayaklarının tombul tombul şişmesine benziyor. Camdan pabucunun tekiyle ara sıra kendi kafasına bir iki vuracak olsa bile prensin diğer tek ile ne yapacağı da merak konusu olarak kalacaktır hatırında.

28 Kasım 2009 Cumartesi

SATILIKTIR BU ŞEHİR ALMAK İSTEYENE

Çatık kaşlarını dikmiş hasrete
Yol veriyor ondan önce gelen aydınlığa.
Ardından bakanı perdeleri kapalı bir sessizlikte bırakıp
Koşturuyor ondan önce gülen herkese.
Aşk.
Satıyor ruhun bedene kaygısını.
Döküyor süt dişlerini ilk önce.
Camda bir seyirlik yüzün yaşını topluyor ırgatları
Kaç renk?
Sorgusu alınmamış kaç renk kaldı ki
Değip geçmemiş kaybolan düşlere.
Kurşunu gülüşünün sadakatsizliği.
Vurulup düşerken ben hece hece
O çoğalıyor sorgusuz başka köklerde.

17 Kasım 2009 Salı

VERESİYE DEFTERİ

İçimde kargaşalar
İçimde yoklayıp duran ayaklanmalar
Devamı devam edecek olan isyanlar
Bir ağızdan diğerine
-büyüyerek yol alırken-
Nefrete susuyorum.
Kaydını çıkarıp attığım
-beden içine saklanmış-
Ürkek bir atışın canımı sıkan debelenmelerine
Geçirip tırnaklarımı
Nefrete kusuyorum.
Kendini kaybetmeye ayarlı adamların kadın sesinde
Boğazıma takılırken kelimeler
-aslında bağırılabilir gerçekler-
Yukarı çevrilmiş bir elin gölgesinde
Nefrete pusuyorum.
Kays tanıdığım tek kahraman değil.
Ferhat'tan, Kerem'den, Siegfried'den bahsederken
-şehla gözlerini şehre çevirmiş yürek-
Nefrete bakıyorum.
Çıplak hayaletler dolaşıyor parmak uçlarında
-Tıkır tıkır bir sessizlik-
Sağırlığıma pamuk tıkayıp yastığa eğiyorum başımı
Nefrete uyuyorum.
Mola veriyor ham hamam böceği
Bir bardak sütü birlikte içiyoruz
Düğmeye dokunuyor bir el
-korkunç bir aydınlık-
O kaçıyor karanlığa
Ben
Nefrete koşuyorum.
Bırakıp giden iz sürmekten vazgeçmiş
Eskimiş meşk ibareleri
-kayda değer-
Bir kanıt istiyor
Kabarık veresiye defteri
Nefrete yazıyorum.

10 Kasım 2009 Salı

AKILSIZ NOTLARIN SİDİKLİ PRENSESİ

Başında belalısı  hasret
Sidik yarıştırıyor  çıplak ayaklarıyla
Karşısında kimi görse içinde zehirli sarmaşıklarla
Dilini bozuyor durmadan
Bu kız böyle şeyler yazmazdı oysa
Görüyor
Koca gözlerini elindeki tek lokmaya dikmiş bir yabancı
Yalan vaatlerle teninde bir hakimiyet kurma telaşında
Düzineler oluşturmuş ayrılığından satmaya çalışıyor
Bir iflahsız saçlarından köprü kuruyor
En yalın halinden dağınık insan yalnızlığına
Derli toplu kıyafetleriyle hazırlanıyor her gün aynı sahte baloya
Adam her sabah uyanıp aynı saatte
Düzenin içinde yeni başarılara imza atıyor
Akşamları huzurlu
Elinde hep bir başka el sıcaklığı
Aklında geçmiş geçmiş gitmiş
Çoğunu  hatırlasa da hep birini unutuyor.
Kadın bileğinde sürgün yemiş bir sevda
Ayrılık besteleri yapıyor yine aynı aşkla
Belini biraz daha daralt
Boyunu kısalt azıcık
Ismarlama bir entari diktirme telaşında
Eğri bedenine eğreti bir ihtişamla.
Gülüyor yüzü
Gülüyor deli
Saatin başında nöbet tutarken
Gülüyor deli
Deli velini çağır! 
Gülüyor deli
O da delirdi.

6 Kasım 2009 Cuma

SON SAHNE "ADIMI DA UNUT"

Hangi aşka sarılacağını bilmeyen kollarında sabahlar gördüm ben
Akşamlara yürüdüm tereddütsüz.
Saçlarıma benzin kokusu sindi bu intihar girişiminde
Ellerim kapandı kapı kilitlerine
Gürültüsüz.
Çıt çıkarmıyor yüzümdeki utancın sahibi.
Sarıldığım yalanların başucuma  kurduğu tuzakları
Kör yüreğine yadigar bırakıp
Yazgıma sataşmayı yeğliyorum bu sefer.
Kaygısız gidişimin acılı yanı
Özlemini yakıyorum içimde
Doluyor vaktim.

Deliliğe varan düşüncelerimde soluklanıyor namahrem düşlerim.
Her yolculukta başımı kendi omuzuma yaslıyorum.
Vah vah edip göz ucuyla bakanlara, şımarıklık edip gülenlere
Yoldan başka bir yeri göremeyen yolculara hayretler içinde hayret ederken
Kapının önünde buluyorum kendimi.
Paspasının üzerinde kıvrılan kedilerden bile medet umarken
Merdivenlerinden çıkıyorum yokluğuna.
Deli olmuş gönlümün alasıyla adını yazıyorum duvarlara.

Seni arıyor gözlerim.
Gürültülü beddualar yükselirken havaya
Son bir sesini duyayım diye meydan okuyorum hayata.
En güçlü sesimi takınıp merhaba diyorum.
Üzerimden varlığını çekerken son bir sen istiyorum.
Kursağımda takılı kalırken adın hasretini bağlıyorlar boynuma
Elvedam yarım kalıyor.

Ziyan olmuş içim sıkıyor dişlerini.
Hafaza meleklerim yazmaya hazır bekliyorlar.
Sensizliğe attığım her adımım bir diğerini korkuya salıyor.
Korkunç bir yokluk son buluyor.

Önce gözlerin düşüyor ellerimden
Parmak uçlarını kaybediyorum ardından.
Çizgilerin siliniyor hatırımda bulanıklaşırken hayalin.
Saçların karanlık kapının eşiği 
Giriyorum içeri.

Adın ardımdan savrulurken sana bırakıyorum seni.

3 Kasım 2009 Salı

SOKAK KAPISI "YALNIZLIK"

Gözlerinin önünde 
İp atlamaya çalışan afacan çocuklar gibi zıplayıp dururken bıraktım bedenimi
Ruhuma batırıp durduğu iğnelerinin kör ucunda kalbim ah etsin diye.

Kin kusarak.
Dilinin altına sakladığı " cezan ağır olacak" diye tehditleri
O her konuştuğunda " merhaba" diyorlardı oldukları yerden.

Anlat dedi.
Karşı kıyıya gitti geldi çocukluğum.
Cennete erdi geldi fani ruhum.
Sokak ortasında bıraktığı bedenimin çığlığı duyulmasın diye tırpanlandı dilim.
Mideme akıyordu bütün kan.
Ekşi, sıcak kanımdan nefreti yutuyordum.

Ağıtlar yakılıyordu içimin bir köşesinde
Bir yanı boka  batmış böcekler kadar mutlu (!)
Beyazcık bir kız oturmuş gitme diye ağlıyordu.
Başucumda umut diye ilan ettiğim koynuna alıp çaresiz varlığımı
Ninnimi söylemeye başladı.

Kaçtık olduğumuz yerden.
Ne o bir cellattı artık.
Ne de ben ölümüne susamış bir ceylan.
Yarım kalan kelimeler hiç kurulmamış cümlelerin hasretiyle yanarken.
Kondurdu alnıma alın yazımın mührünü.

24 Ekim 2009 Cumartesi

GERÇEĞİ KİRLETEN

Güldüğümüz anlardan düşünce ayrılığa
Sana yalvarışlarım kaldı avcuma damlayan.

Sanmak.
En iyi yaptığımız şey  ahkam kesmek. Kendi doğrularımız üzerinden bir değer yargısı oluşturup evet kesinlikle böyle yapıyorsun deyip yapılacak tüm açıklamaların önünü kesip "Hadi bakalım anlat şimdi senin neyin var? " diye sormak. Ve siz karşınızdaki bir açıklama beklediği için (anneniz, babanız, kız arkadaşınız, erkek arkadaşınız ne bileyim işte soruyu soran her kimse sizden bir açıklama beklediği için) derin bir nefes alıp, ona duyduğunuz  o bitip tükenmek bilmeyen sevgiden dolayı tüm samimiyetinizle içinde bulunduğunuz durumu anlatmaya başladığınızda umursamaz bir yüz ifadesi ile karşılaşınca, üstüne anlattığınız sizce doğru onlarca yanlış olanı dinlerlerken, gülmeye başladıklarında nasıl hissedersiniz diye sormak geliyor içimden. Nasıl hissedersiniz acaba? Bu keyifli (?) sohbeti yüreğinizin içinde oluşan fırtınadan uzak tutmaya çalışırken, içinizden tırnaklarınızı kemirmek, saçlarınızı koparmak, şöyle alabildiğince uzaklara değip gelecek bir çığlık atmak ya da gözünüze ilişen ilk şeyi duvara fırlatıp kırgınlığınızı bir parça olsun somutlaştırmış olmak istemez misiniz?
Oynamak.
Eğer bir film izlemeye gittiyseniz keyifli. Sahnede oyuncular en güzel kostümleri kuşanıp en can alıcı repliklerle o büyülü ışıkların altında sizi etkisi altına alıyorsa mükemmel. Oturduğunuz koltuğun hemen yanında sürekli sizi suçlayan, bitir bu oyunu diye uyarılarda bulunan biri var ise eziyet. Kalkıp olduğunuz yerden "Ben oyun oynamıyorum. İzlemeye geldim görmüyor musun?" diye bir cümle kurmaya kalkarsanız (ki bunu yapamazsınız) kargaşa. Sizden hayatınıza dair gerçekler isterken elinize bir metin tutuşturup evet gerçekleri anlat bakalım diyen o metni okumanızı istiyorsa oyun.
Hayat.
Baktığımız yerden gördüğümüz kadarı. Benim için derede tepede çocukluğum, senin için terk edip giden sevgili, onun için yavrusuna sarılmak, bir başkası için para kazanmak, bir diğeri için sürekli çalışmak, bir diğeri için ağlamak. İçinde bulunduğumuz durumun yansımalarına bağlı olarak bazen koşar adım bazen adım adım yol alırken uykuya dalmak.
Aşk.
Aydınlık bir sonbahar akşamı, kuş sesi, toprak kokusu, simit yemeyi sevmek. Dalgalara onunla bakmak, parklarda onunla yürümek. Birlikte diye cümleler kurmak konusunda en bonkör davrandığımız anlara salan çok akıl başta halleri olanların kaldıramayacağı kadar ağır  en iyisini bilenlerin göremeyeceği kadar küçük, suskunluğu sevmeyen, çok konuşandan hemen gidiveren  her an ölmeye hazır  rengarenk narin bir kelebek.
Güven.
Kaç kere sarsılırsak sarsılalım bin yemin edip tövbelerle doldursak ta günleri biri gelir yazımızı kışa biri gelir kışımızı yaza çevirir. Çok sevdiğimiz arkadaşımız ya da çok sevmeyi paylaştığımız ( her kim olursa olsun) başımızı öne eğme nedenimiz olduğunda en yakınımızda taşımaktır öldürücü darbeyi. Her damlada yine ona hep ona ağlarken içimizin artık tükendiğini düşünürken sürekli yeniden doğmak.
İşte bende yaptım. Yani bence olanları yazıp ahkam kestim. Ama bunu yaparken hiç kimsenin karşısına geçip ellerimi sallamaya çalışmadım ya da beni dinle dediğinde susturmadım karşımdakini. En yorgun zamanlarda ise dinlemek için daha çok eğildim. Gerekirse yorgunum demek sus demekten daha doğru bir davranış değil mi? Zaman parçalara ayırıyor bütünlerimizi ve tekrar yapıştıralım diye başka parçalar koyuyor önümüze. Eski dağılan parçalarımıza ağlarken ve birileri bizi izlerken üstelik yeni parçalardan güzel güzel şekiller oluşturmamızı bekliyor. Çoğumuz çoğunlukla meydan okuyoruz zamana. Hani konu da olmuştur ya  tarih boyu yazılana, çizilene, çekilene. Üstelik en beylik lafları da ona karşı ediyoruz hiç çekinmeden. Şimdi ben şuraya yazıveriyorum. "Seni alt edeceğim zaman" diye. Zaman basıyor kahkahayı. Hadi bakalım diyor. Demek ki sıra sende.

Gitme diye cümleler kuruyor içim.
Senden sonra aydınlık kalır mı bende?

20 Ekim 2009 Salı

KAHIR

Son umudumuzu da kaldırdık rafa.
Ayaklar altına serdiğin yeter deyip onurumuza attık tokadı.
Nasıl bir yıkılıştı
Ne devrilmeydi o son kelimenin yokluğunda
Nasıl bir iç çekişti seninkisi ? 
Ey namert! 
Ey yüzü bulanık gönlünden
Taşırdığın derelerin azgın yataklarında ipini çeken celladın dilinde
Ölüm sana yakışacak en çok
Ölüm seni paklayacak karaladıklarından diye savrulan
Kelimeler tekrara düşerken
Yalvarmamanı çok yerinde bulan bir onay işareti ile vaktidir deyip
Sattım mezarına bedeninin kokuşmuş sevdalı kelimelerini. 
Duydunuz mu?
Can verdi bir katil beni katil ederken. 
Kayalara sataşan çığlıklarımdan dalgalar umut etmeyin artık.
Elinin kiriydim
Pasaklı, ucu yırtık elbiselerimle. 
Çıkardım üzerimden şaşaalı yalnızlığının içine çeken yalanlarını.
Öyle bir beddua doladım ki dilime başıma yıkılacak cehennem sanırım.
Cezası ağır olacak bu terk eylemine kapılıp oynaşmaların. 
Şehirlerin hepsi yıkılacak lanetli gölgelerinde sakladıklarıyla.
Üzerime boşaltacaklar nefretlerini.
Sodom ve Gomora' dan beter olacağım. 
Affı mümkün olmayan günahlarımdan sayarken seni
Kahkahamla inleyecek şeytana ait tüm zaferlerinin utanç verici başarısı.
Yerlere saçılan sancılarımızın son çırpınışında
Oraya buraya çarpmalarında
Soluksuz sığındığımız anlardan anılara düşerken
Sana zemheri bana karakış ise olanlar
Farklı yazılan iki acının ortaklığından
Her gün ölüp ölüp dirilen
Bir koca yenilginin sahibiyiz artık biz.

Sana benden çok yakışan var mıydı? 
Bana senden çok aşk bakan? 

Elvedaya yanaşmayan dilimden sonunu yazarken
Seni inkara zorlayan, benden dışarı salan
Sahipsiz çocuklar gibi kalabalıklar içinde beni arayan gözlerinin akıttığı
Yüreğime taşıp duran
Kabul ettim elvedanı ağlayışından
Sürünerek yüz çeviriyorum. 
Hoşça kal dünyadan. 
Hiç olduk. 
Biliyorum.

19 Ekim 2009 Pazartesi

KIŞ MASALI

Saklarım koynumda yenik düşen sevmemizi.

Yanarım yangın nedensiz büyür.
Hiç şikayet etmeden başa sararak ilk  bakış tazeliğinde
Heyecanımı gizlemeden yürürüm.
Kalbim yuvasından ha uçtu ha uçacak
Kuş telaşında.
Yaşadığımız anlar gibi.
Yanarım yangın nedensiz büyür.
Ünlü "aşk"  ünsüz " aşk" harfleri satın alabileceğim
Elden düşme bir kalbe talip olurken
Devren " kiralık" tabelasını indiririm yürekten.
Sataşırım dili bozuklara
Yolunu kaybetmiş kahramanların ecellerini yazarım.
Yaslarım kendi ölümüme başımı.
İçinden akıtırken zehrini yeniden tutar elimden.

Saklarım koynumda yenik düşen sevmemizi.

13 Ekim 2009 Salı

MUTLU YILLAR FATMA

Ve biter bütün geceler her sabah.

Aman Tanrım bugün benim doğum günüm! Eyvah dememek için kendimi korumaya çalıştığım tüm kelimeler "hiç bir yere kaçamazsın Fatma" diyerek etrafımda salına salına manken edasıyla yürüyorken bu doğum günü çocuğu olma kargaşasından saat on ikiyi vurduğu vakit sıyrıldım sanıyorum. Eyvahlar olsun büyüdüm yerine hoş geldin beni yaşlandıran yeni vakit diyerek bunun herkesler tarafından fark edildiğini bilmenin verdiği o garip, ağır sorumlulukla yarın için endişeler biriktirip olgun bir düşünce oluşturmaya çalışıyorum. Neyyyyyyy (Televizyon izlemeyen biri için orada bir şey görüp bağımlısı olmak ne kadar enteresan bir durum değil mi?) Yemin olsun kanalını hatırlamıyorum ama programın adını biliyorum çok şükür "haneler" :) Tesadüfen izleyip bir dahaki programda "yaban" tiplemesini seyre dalıp gülmek için heyecanlanmaya bile başladım. Hatta bu ara Burhan Çaçanım ben nidalarıyla ortalıkta dolaşırken kendime yeni bir slogan bulmuş oldum. Burhan Çaçanım ben Burhan Çaçan:) Tekrar etmemi yanlış anlamayınız lütfen. Hani gerçekten yaşlanmış bir önceki satırını bile hatırlamıyor. Ve bu yaşlılık işine hazırlamış kendini bu kız diye geçmesin aklınızdan. İşin güzelliği orada zaten. Yani tekrarda:) Şimdi bir yanım geçen günlerin ardından el sallama telaşında bir yanım gelecek için kaygılarıyla boğuşmakta. Buralardan gitmek hevesim de iyice başımın üzerinde kuşlar böcekler eşliğinde gezinip dururken, bir yanımı bu şehre bağlayan, doğumumla başlayan bu serüvenden çıkıp yeni bir hayat kurma isteği ile kaçıp gitmenin de çok kolay olmayacağını bilerek al sana efkarlanmak için bir neden daha diyorum. Yaaaaaaaaaa ne olacak şimdi? Beşiktaş'ı unutabilecek miyim? Merdivenli sokaklarında oynadığım günleri mesela? Ya da bu yakaya geçtiğimizde mahalle arkadaşlarımla ilk tanışma şeklimin kavga ile olduğunu unutup başka bir diyarda sıfırdan başlamak mümkün olur mu? Bu yaşa gelmiş bir ben için sıfır noktasından başlamak imkansız!  Neyse hemen umutsuzluğa kapılıp bu güzel günü ziyan etmeyeyim. Buralardan gideceğim. Güzel evimin bahçesine çiçekler ekeceğim ve bahçeye dadanan (musallat olan) böceklerden şikayetçi olmayacağım. Evimin bahçesinde çardağım olacak elbette ve orada kahvemi yudumlarken umut dolu yazılar yazacağım. Tembellik ettiğim için hayıflanmayacağım üstelik. Sabahları evimin içinden dışarıya yayılan kek kokusuyla yoldan geçenleri baştan çıkarmakta pek bir keyifli olacak :) Radyo dinleyeceğim bir taraftan. Şu sanat müziği parçalarını çalanları yani. Ah ne keyifli. Sıradaki eserimizi X şehrinden bayan X tüm sevdiklerine armağan ediyor diyecek spiker ve ben penceremi aralarken, dışarıdan gelen kuş sesleriyle birleşince radyomda çalan o harika şarkı benim adım huzur olacak. Kimsenin yanına "yâr" olamayan varlığımın bitmeyen gel-gitlerinden sıyrılacağım. Yarınsız hikayelerden, hep bir hayale batırdığım yüreğimin sancılarından, geçip karşıma yanlış yapıyorsun diyerek parmaklarını sallayan Doğrucu Davutlarımdan, ulu orta yerde beni hatalarının ortakları kılanlardan çekip nem varsa kendi parmaklarının gölgesinde yankılansın sesleri deyip gideceğim. Sevgilim demekten yorulmuş bir sevgili bırakıp ardımda ne olurdu şimdi yanımda olsaydı diye düşünmeden yine yalnız bir ben alıp yanıma elveda diyeceğim. Şimdi sadece bir soru kalıyor aklımın köşelerinde peşinden koşturan beni.
Kim bu aşk bilmez?

9 Ekim 2009 Cuma

ESMERDİ ZAMAN

Kapanırdı kapılar yoksulluğa el açan düşlerinde
Her hikayeyi dinlerdi yüreğinden
Karşılıksız suskunluğunu boynuna asıp gezerken
Divane kahramanlar, ayrılıklar sakladığı
Yenik kaleleri vardı şehrinin.
Ucu yakılmış mektuplar elinde
Yeni zamanlarını takas etmek isterdi bazen
Hiç yaşamadığı eskileriyle.
Çocuk hikayelerini severdi.
Mutlu olmak için yazılırdı hepsi.
Mutlu etmek için okunurdu minicik yüreklere.
Esmerdi zaman
Siyaha çalan tüm renkleriyle.
Karşısında dikilip duruyordu
Sualler bitmiyordu
Kendi kuşatmalarını kutlayanlarca yakılan köşelerinde.

8 Ekim 2009 Perşembe

ALAMET—İ FARİKA(M)

Haczediyorum bayım gözlerinizi
Kıvrım kıvrım bakışlarınızla.
Gülüşünüze el koyuyorum üstelik
Sesinizi de alıyorum yanına.
Elleriniz de pek bir benim duruyor.
Ne de aydınlık uzanıyorlar öyle.
Yüzde yüz faiz uyguluyorum efendim
Geri almak için nafile çabalara girmeyiniz diye.
Borçlu kılıyorum sol yanınızı sol yanımda adınızı sevmeye.
Haczediyorum efendim tüm günlerinizi 
Mahmur sabahlarınızı, yıldızlı akşamlarınızı.
Patikalarınızda yürürken çiçek kokularınızı
Vadilerinize taşıyıp, boynuma diziyorum.
Alıyorum elinizden affınıza sığınarak tüm ovalarınızı.
Pembeler salıyorum peşinize, maviler, yeşiller...
Yaseminler açıyor caddelerinizde
Bulanıyorum izniniz olmadan.
Size ait ne varsa haczediyorum biriciğim
Günahını sormadan.

5 Ekim 2009 Pazartesi

NEYDİ AŞK ?

Sadakat göstermekti. Kalabalıklar içine karışıp giderken sadece onun gözlerini aramaktı her yerde. En beter ihanetleri göze alırken yarın umudunu büyütmekti bir taraftan. İmkansız kıldığımız ne varsa  hepsinin mümküne çevrilişini hayretle izlerken keyif almaktı. Yıllarca ezberimizde yer etmiş kelimelerimizin, kök salmış alışkanlıklarımızın kendi rızamızla yok oluşuna alkış tutmaktı hoş geldin derken sevgiliye. Uykulardan onun için uyanmaktı hiç yok yere saplanıp kalan sancılar eşliğinde. Onun için hazırlanmaya başlamaktı biraz da aynı kokuyu onun için sıkmak, saçlarımızı onun için taramak, onun için giyinmeye onun için gülmeye başlamaktı. Karşısında öylece durup kaldığınız anlarda  şefkat dolu bakışlarla kuşatılmaktı tarifsiz bir hazla. Yetersiz hissettiren, ona ulaşmak için " daha iyi bir ben" ortaya çıkarma çabasında  bütün meziyetlerimizi hiçe saymaktı korkusuzca. Elini uzattığında bir cevheri tutacağımızı bilerek heyecana kapılıp  terleyen avucumuzdan utanmaktı bazen. Yaşımız kaç olursa olsun çocuk olmaktı gelişiyle bayram ilan edilen günlerde yaşarken. Savunmasız kalmaktı biraz da herkesin gözü üzerimizde sanma nedenimiz bundandı aslında. Yanında savunmasız olmaktı. Onun gönlünden örülmüş duvarlarla korunuyorduk nasılsa. Hep aklı başında hallerimizi gören dostların "eyvah" nidalarına gülüp geçmekti arsızca. En korkak kılan da oydu en güçlü sandıran da... Aşk hep bir mucizeydi ve bazılarımız için imkansız bir hayale yoldaş olacaktı daima.

18 Eylül 2009 Cuma

KUŞ BAKIŞI AYRILIK

Söz ağızdan çıktı bir kere

Kurşuna dizildim.
En sevdalı cümleler ilmek oldu boynuma
Daldırdım avuçlarımı kendi alevime
Ölüme niyetlendim.
Ya sonra?
Ya sonra?
Büyüdü yangın. Tutuşturdu boynu bükük yalnızlığımı
Binaların tepelerinden kuşbakışı yok oluşumu izledim.

Tırnaklarımı geçirdim toprağın göğsüne
Sarstım inleyen acılarımı.
Dudaklarımı dayadım bahçedeki ağacın köküne
Çıkardım attım varlığımı.

İşte o zaman yanmaya başladım.
Ayak parmaklarımdan yükseliyordu alevler.
Çığlık çığlığa can veren bedenimde
Siliniyordu izler.

Karşımda düğün dernek
Cesedim kaldı orta yerde
Kemiklerimde is kokusu tükürüyor gelip geçenler.
Uyandırmayın beni.

Söz ağızdan çıktı bir kere

17 Eylül 2009 Perşembe

SONSUZ


Yüzünüzde oluşan tebessümü hiç farkında olmadan yaşa karıştıracak bir film "SONSUZ"  Yönetmenliğini Cemal Şan'ın üstlendiği filmin oyuncu kadrosu ise çok iyi oluşturulmuş. Başrollerini İsmail Hacıoğlu, Şevket Çoruh, Ferhat Gündoğdu, Süleyman Turan ve Ayça Bingöl'ün paylaştığı filmde henüz çocuk yaşta  töreleri yüzünden ablasını öldürmeye teşvik edilen Serhan'ın iç acıtan öyküsünü izleyeceksiniz. Hayatın insanlara bazen seçme hakkı vermediğini çaresiz bir buruklukla izlerken gözyaşlarıma engel olamadım. Filmin pazartesi günü yapılan galasına basının ilgisi ve sanat camiasının değerli isimlerinin katılımı çok yüksekti. Filmin sonunda Bülent Ersoy'un şen kahkahasının yerini gözyaşları almıştı. İsmail Hacıoğlu ve Şevket Çoruh'u izlerken hayranlığım biraz daha artarken Ferhat Gündoğdu'nun oyunculuğu filmin her anında içinize işleyecek, duru bir oyunculuk örneğiydi. Yapımcılığını İsmet Gündoğdu'nun üstlendiği, senaryosu Can Sinan imzasını taşıyan, görüntü yönetmenliğini ise Refik Çakar'ın yaptığı film yarın görücüye çıkıyor. Yeni dönemin ilk sinema filmi olan SONSUZ' u izlerken en az benim kadar keyif almanız dileğimle.
Önemli bir hatırlatma: Filmin sonunda Leman Sam'ın o büyüleyen sesinden dinleyeceğiniz şarkının sözleri ise Şevval Sam'ın yüreğinden dökülmüş.

16 Eylül 2009 Çarşamba

SOL YANI YIRTIK ATLAS

Uzundur gece
Sabahı sadakatsiz bir gözde kaybedenler için.

Diğerleri uyurlar en sevdikleri düşleriyle
Yastıkları rahatsız etmez.
Çarşafları kayıp durmaz bedenlerinin altından.
Ne koyun saymaya ihtiyaçları vardır ne kuzu
Uyurlar mışıl mışıl.
Bizim gibileri de dolanıp dururlar paranoyalarının güçlü sesinde
Etrafı saran kuvvet-i belanın şefkatli kollarında
Çekinme buyur gel ederler azılı yalnızlıklarını.
Aman efendim ne iyi ettiniz
Bugün de beraberiz eşliğinde bir hatır kahvesi yudumlarız.
Sabahın canı cehenneme dostum
Geceden mübarek vakit mi var?
Bu gece ki içimde yangınlar
Zehrini içtiğim dudaklardan hatıralarımı taşırlar.
Vebali büyük.
Zor yoldaş etrafındakiler büsbütün.
Diğerleri uyurlar.
Tatlı düşlerinin o doyulmaz o inanılmaz hafifliğinde
Biricik saydıkları neleri varsa artık
Ya yanı başında ya yarın kavuşma umudunda
Tıraş olur adam saçlarını tarar kadın.
Sabah mutlu uyanırlar. Hele de bir çift ise onlar.
Kahvaltılar edilir
Şöyle ballı kaymaklı, yumurtası kıvamda.
Aydınlığı da boldur günün. 
Yok isterse kış olsun.
Güneş hiç batmaz onlara.
Zat-ı hallerini çok sevdim ama
Daha fazla yazıp ne onları rahatsız edelim
Ne de küstürelim yarenimiz geceyi.
Yıldızları var gururlu, başı dik.
Sessizliği en benim diyeni iki büklüm eder.
Her yerde her an korkarsın da
Geceysen, geceyleysen vur patlasın çal oynasın.
Korkulur mu?
Uyanırım diye düşlerimden kaygın yoktur.
Çok sevdiğin yastığın yoktur.
Çarşafın haindir bilirsin ve bu çok da mühim değildir.
Kahvaltıları unutalı yıllar olmuştur.
Hafızan maden işçilerin tarafından oyulmuştur bir güzel.
Gözlerinde başa sarıp duran ellerini havada bırakan bir gidiş
Küfür kıyamet her yudumunda.
Tünelin sonundaki ışığı görmek için miyopunu yormanın da gereği yoktur.
Tünel yıkılmıştır.
Konu kapanmıştır.

13 Eylül 2009 Pazar

DİLİ TUTUKLU

Ne zaman koyulsam yola bir adımım diğerinden ürkek, kaygılı.
Nereye gideceğimi bilerek çıktığım yollardan
Geri dönüşlerde ya da ilk gördüğüm sapakta
Elini uzatanların tutup elinden
Yola devam edişlerde buluyorum kendimi.
Kimine gülüp geçerken kimine ağlamalara doyamadığım hatıraların,
Akla düşüveren can yakmaların,
Bugünler için kurulmuş hayallerin
Olanaksızlığında kaybolup gidiyorum.
Çok sevdiğim.
Anlamını anlatmak için çırpındığım adamın adı bile silinip giderken
Ben gecenin gelişiyle tekrar ertesi gün hangi yola
Hangi saçma, hangi gerekli bahanelerle çıkacağımın planlarını yaparken
Uyumak istiyorum.
Sevgili yüzünde saklı hayallerle buluşmak için
Yattığım uykularda kabusun içinde bulunca kendimi 
Uyumaktan vazgeçtiğim gecelere eşlik eder oldum.
Ey sevgili!
Senin aralık kapından esen rüzgarın şiddetinden sarsılıyor kilitli kapım.
Camlarım kırılacak sanıyorum.
Nereye kaçacağımı bilemeden tanrıya sığınıp dualar ediyorum.
Lütfen diye. "Lütfen dinsin bu rüzgar."
Sevgilinin kapısı aralık bütün aşklara
Oynaşmalara, sarılıp uyuduğu başkalaşmalara.
İşte bu zorluyor evimin kapısını.
Şiddeti eziyor geçiyor evrendeki her şeyi
Biri vuruyor camıma, bakamıyorum korkudan.
Canımı yakarsın git buradan demeye bile dilim varmıyor.
Şimdi yaralanmakla meşgulüm yeter artık.
Ne bu rüzgara dayanacak kadar güçlü
Ne de sana bakacak kadar istekliyim ben.
Bitsin sevda yolculuğu.
Bu limana demirleyelim bir müddet.
Yalnız kalmak endişesiyle kaybolup gitmektense
Gitgide gücünü kaybeden rüzgarın uğultusunda saklanalım biraz.
Sen! Gözlerini üzerime diken adam.
Gelecek vadediyorsun bakışınla, ısrarla kapımı vuruşunla.
Küçücük düşlerinde büyütüyorsun biricik saydığın sevmemi.
Oysa ne çok kabuk var görmediğin.
Görme diye sustuğumu bilmeni istemediğim.
Kısık gözlerinden yansıyan,
Beni al isteğinden bir haber duruşumun zorladığı
Yara bere dolu bir yüreğin sahibiyim ben.
Elini her uzattığında
Ilık bir İstanbul akşamının eşlik ettiği
Kelimelerini beslerken koca yüreğinle
Susmak istiyorum uzun uzun.
Bırak suskunu olayım ben bu sevdanın.
Kelimelerden yoruldum.

12 Eylül 2009 Cumartesi

HUZURSUZ MUSUN ? EVETTTTTT

Bu aralar kendimle baş edemiyorum. Bu ne garip bir bünyedir böyle demekten de alamıyorum kendimi üstelik. Hey ruhum! Nedir benim senin elinden çektiğim? Pabuç kadar dil var tabi karşı cevap gecikmiyor. Ya senden benim çektiğim nedir diye? Edepsiz bir soru cümlesi bu elbette. Hangimiz hangimize hükmedeceğiz diye düşünürken aramızdaki savaşın ilk topunu patlatarak cesaret dolu bir adımla atıyorum adımımı. Mideme saplanıp kalan bu krampların, o baş ağrılarının, uykusuzlukların ah sayamayacağım kadar çok ettiği kötülüğün cezasını çekmesi için onu olduğu yerde bırakıp, demokratik bir harekette bulunmadan( onun benimle savaşmasına izin vermem hem demokratik hem de çok centilmence bir davranış ne de olsa), al sana cevap demekte geçmiyor değil hani aklımdan. Neyse ki hala kendi içimde bir yerlere saygımı yitirmediğim için bu savaşı meşru kılıp yolumuza bakalım diyorum. Değerini yitiren bunca gürültülü devrilişin içinden çıkmak biraz zor olacak gibi görünse de eskiden kalma birkaç neşeli alışkanlığıma sarılıp işin içinden çıkmayı planlıyorum. Karşı rakip saldırıya geçerken ne kadar sessiz olursa olsun anlıyorum hangi kıyımdan vuracağını. Ben dört tarafı sularla çevrili bir ada o içime hapsolmuş bir mahkum. Bunu söylediğimde aldığı darbe ise cabası. Hatta burada keyifli bir kahkaha atmak için hiçbir engel yok değil mi?  Tam olarak şimdi mideme bir tekme yedim. Of of of ama umurum dışı diye buna denir :) Hain planlarını( uysal anlarında )öğrenmek için kendisiyle konuşuyorum. Onun haricinde çok fena küsüştüğümüz için muhatap olmuyoruz birbirimizle. Zaten iki medeni insan gibi konuşmayı becerebilseydik bu savaşa gerek kalmazdı değil mi? Bana bak ruhum uğraşma benimle. En keskin virajlardan nasıl döndüğümü pekala biliyorsun. Ve sonunda yaralanacağımı hatta öleceğimi bile bilsem kaç kilometre hızla gideceğimi de... Çarptığım yere layıkıyla yapışıp düştüğümde bensiz kalırsın. Bu senin de sonun demektir. Bilmem farkında mısın? Saçımı çekmek ne demek? Bunu ilk defa yapıyorsun ve bu hiç hoşuma gitmedi haberin olsun! Eski günlerimizden bahsedip kanını yaşına karıştırmak var ya neyse bende kalsın yine sahiplik. İnanılmaz bir üstünlük sağladığımın farkındayım. En azından dikkatlice bakarsan cümle aralarında senin sahibin olduğumu vurgularken aldığım keyfi anlamanı beklersem çok şey istemiş olur muyum? Nezaket lütfen! Kimden öğrendin sen bu kadar asi olmayı Allah aşkına? Felsefeden, tarihten, edebiyattan, matematikten, sanattan yani ilimden irfandan yardım alıp bilimin mucizelerinden faydalanıp seni ıslah edeceğimi anladığından olsa gerek beynimin içini saçmalıklarınla doldurup duruyorsun. Kalbimi hepten dağıttığın gerçeğine karşılık, bir savunma bulmaya çalışıyorum. Eline geçirebildiğin tek kalem o ve sen öyle sıkı tutuyorsun ki onu elinde. Niyetin bozuk olmasaydı yapmazdın elbet ama bu kadar mağrur olma canım, bugün kuşattığın yarın efendin oluverir. Üstelik emrine amade eyler seni kaprisleriyle canına okur görürsün gününü. Üstüne basarak yineliyorum kısa bir hakimiyet bu seninkisi, geçici bir zafer sarhoşluğuyla eğlendiğini görmek hiç sahibi olmadıkları bir hayatı yaşayan insanların yaşayışlarını izlemek gibi mış gibi. Dün gece, eski çok eski bir arkadaşımla konuşurken aklıma geliverenleri unuttuğumu vurgulaman da çok sinsi bir davranıştı. Belirtmeden geçemeyeceğim Şimdi zamanın gerisine gidip kısa saçlarım, mavi tişörtüm, düşük bel kotum ve boynumdan geçirip belime kıvrılmasından hoşlandığım Aysel halamın ördüğü siyah, renkli boncuklarla süslü çantamı hatırladım. Okulun yokuşuna tırmanırken( çok anlamlı oldu be okulun yokuşu gerçekten yokuştu ) sen ve ben çok iyi anlaşırdık. Aramızda öyle bir uyum vardı ki kıskanırdı görenler. Gülüşüme ışık olurdun. Bakışımı beslerdin. Okey ve tavla oynamak için dersi astığımda bana destek olurdun üstelik ve en önemlisi herkes bir tek taşı çalabilmek için kıvranırken bir balya götürmeme hayretle bakarken süpersin sahip demekten alamazdın kendini. Para atıp şarkı dinlediğimiz şu aletin adı neydi hatırlamıyorum. Aslına bakarsan hiçbir zaman bilmedim galiba. Neyse ona biz parayı veren parçayı çalar diyelim. İşte orada seçtiğim şarkıları bugün dinlerken birbirimize bu kadar ters düşmemiz neden? Öğle aralarında yemeğe gittiğimiz minik lokantamızda güle oynaya kesiştiğimiz üst sınıf delikanlılarına göz süzerken yanımda olduğunu unutmadan illa portakal suyu fındık ikilisini tatmamız gereken o muhteşem zamanlarda yaşadıklarımızı hatırlayıp kendine gelmeni rica ediyorum. Hemen ukala bir gülümseyişle ele geçirmeye çalışmasan iyi edersin. Bu mantıksız savaşın kaybedeni her halükarda ben olacağım öyle mi? Gülüyorum. İşte buna sadece gülüyorum. Başka bir beden senin meskenin olamayacak. Diyorsun ya sen olmadan da yaşarım ben. Ah akılsız ruhum ben olmazsam muallaksın sen. Benimle birlikte varsın. Ben olmazsam adın olmaz. Kokun olmaz. Kimin kazanacağı ya da kimin kaybedeceği çokta önemli değil. İki dudağımın arasında bizim sonumuz. Huzurla terk etmek istiyorsan bu bedeni yeter artık sus!

6 Eylül 2009 Pazar

ÇİLEK TARLASINDA DÜŞLER

Uzun bekleyişlerin ardından
Yeşile dönen çarkların gürültüsünde
Payıma düşenden alıyorum.

Uyumak için hiç acelem yok. Kendimi kandırıyor olabilir miyim? Bugün ah bu gün. Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini bir kez daha anlatmak için saatlerin hızla akıp gittiği şımarık gün. Hey! Kederimden ölüp gidiyorum tarzında şeyler yazmak istiyorum. Şöyle acıklı, içimi acıtan şarkılardan dinleyip ağla artık ağla hadi diyorum kendime. Cık cık cık (Çocukluğumun en baş belası kelimesi. Kızım biri sana bir şey sorduğunda cevap ver. Öyle omuzlarını çekip cık deme çok ayıp. Cevap: CIK ) En iyisi azcık televizyon izleyeyim dedim. Offf bana göre değil. Ama öyle bir bağımlılık oluşturacağım ki şu televizyonla aramda herkes şaşıp kalacak. Bu akşam haber bültenimizi hiç aralıksız televizyon  izleyen kızın haberiyle açıyoruz. Ah iğrenç oldu bu  hayalim. En iyisi en kötüsünü yapayım bir sigara içeyim efkarlı efkarlı dedim. Eyvah! Yok. Ama köşelere sıkıştırılmış kurtarıcılar aklıma geldi. Gülümseyerek yaktım. Ama hâlâ efkar yok. Aksine zapt edilemez bir mutluluk. Mevsim yaz. Ben çilek tarlasında koşturup duruyorum. Üstelik avuçlarım inanılmaz çilek kokuyor. Şu en minikleri çok da lezzetli. Birazdan (yani ben çilek yemekten, koklamaktan baygın düşünce) birazcık yağmur çiseleyecek. Eminim olacak. İpin ucu kaçtı çünkü:) Sonra toprak kokacak ortalık. Mis gibi. Hiç aklıma gelmiyor gözleri içinde kaybolduğum bu yerde. Hüzünlenemiyorum bile. Adını anmıyorum. İçimden bile geçirmiyorum. Bir bankta uzanıp dizlerime uyurken bizim köyün hikayesini anlattığımı bile unuttum. Ne o bana kıymetlisin dedi ne ben ona sevdadan söz ettim. Karşılaştık mı gerçekten? Yoksa geçiştik mi? Bütün o mahvettiğimiz şey neydi? Kurtulduk mu bizden? Ne yapıyordur masamıza gelen esmer, güzel, küçük kız? Şimdi etkiledin beni diyerek ona mı göz kırptım ben? Ona mı gülümsedim? Tek kişilik bir tatlıyı üç kişi, bir ordu doyurmuş sevinciyle nasıl öyle huzurla yedik? Çilek tarlasında tam benlik bir ağaç (babaannem hâlâ köydeki bütün ağaçlara çıkabiliyor ve ben de çok çok küçükken öğrendim bunu. Sadece bu değil tabi çortluğa (diken vs. ile harap olmuş bakımsız yer=tehlike yani)uçmakta da üzerime yoktu hani),koşarak tırmanıyorum sevinçle. Ne güzel etrafta kimsecikler yok. Hem işin en zevkli yanı ne biliyor musunuz? Kiminse bu tarla gelip gördüğünde ne yapacak bilmiyorum. Büyük ihtimal bir tarla dolusu çileğini tükettiğimi görünce sen ne yaptın buraya diyecek. Ben de aaaaaaaaaa ne münasebet canım şimdi geldim ben. Yoldan geçiyordum. Azıcık dinlenmek için oturuverdim. Hem görmüyor musun yağmur yağıyor diyeceğim. Yazık hepsini telef etti ama yağmur da ne güzel yağıyor değil mi diye soracağım? Pat pat pat! Mümkün değil beni yakalayamaz. Çok hızlı kaçarım. Nede olsa canavar hızında bir çocuktum. Dedem yakalayamadı bir yabancı mı beni yakalayıp dövecek? Buna izin veremem. Martılar... Şimdi uçuşuyorlar. Seslerini duyuyorum. Yok bu gerçek. Arabalar geçiyor evin önünden. Martılar uçuşuyor. Birazcık da acıktım galiba. Ama su içeceğim. Yarın güzel bir gün olsun. Çilek tarlasının sahibi gelip beni pataklama girişiminde bulunmadan kaçsam iyi olur. 


31 Ağustos 2009 Pazartesi

ZERZEVATÇI

Tebeşiri alıp elime çizmeye başlıyorum
Birler, ikiler, üçler...
Çok sakin  bugün sokak
Kimseler görünmüyor  ortalıklarda
Oyun arkadaşlarıma sesleniyorum
İçimden çıkmıyor sesim.
Dörtler, beşler, altılar...
Ayşe geçiyor yanımdan korkuyorum
Büyümüş kocaman kız olmuş
Eyvah evlenmiş!!!
Ayağımdaki takunyalara bakıyorum
Zerzevatçı peşinde koşturmak için 
Özenle yapılmışlar sanki
Bakıyorum 
Birde ne göreyim
Ayaklarım büyümüş!
Ellerimi kim çalmış?
Puantiyeli eteğim nerede?
Saçlarımın örgüsünü çözmüş biri
Bir koşu gidip anneme haber vermeliyim.
Anne! Anne! Anne!!!
Açılmıyor kapı.
Zile yetmezdi boyum hayret ulaşabiliyorum.
Cebimde bir şıngırtı.
Bu nasıl olur?
Anahtarlar bende
Ve kapıyı açabiliyorum.
Eşyalarımızı çalmışlar
İmdat! Soyulmuşuz.
Belki de bu ev bizim değil derken
Babam giriyor içeri.
Bakıyor uzun uzun.
Hiçbir şey söylemiyor.
Bu eşyalar kimin diyorum
Nerede bizimkiler?
Susuyor.
Rüzgar uçuşturuyor tülleri
Dışarıyı görebiliyorum.
Emine çıkıyor balkona
Yanında iki çocuk  anne diyorlar ona
Babama bakıyorum. 
Susuyor.
Yüzünde garip bir hal var
Çizik çizik olmuş
Kavga mı ettin diyorum
Hani arkadaşlarınla falan?
Sarılıyor.
Annem geliyor nihayet.
Ama saçlarına ne olmuş?
Kim boyamış bu renge?
Yaşlı görünüyor.
Anne diyorum. Ağlıyor.
Odama gitmek istiyorum.
Hayır yok! Odam kayıp.
Tutuyor elimden yatırıyor kocaman bir yatağa.
Anne neler oluyor söyle diyorum?
Ağlıyor.
Başucumda parfüm şişeleri, çerçevelerde fotoğraflar.
Evet bu benim.
Yaşasın bu benim.
Ama bu kim?
Bana benziyor.
Alıyorum elime, bakıyorum.
Silgi kokmuyor odam.
Pabuçlarım büyümüş
İçimde bir cinayet çığlığı
Koşturup duruyor insanlar.
Simit alalım mı Fatma?
-Ben iki tane alacağım.
Neden?
-Çünkü çok acıktım.
-Büyüyünce de simitçi olacağım.
Yediler, sekizler.
Gözümde bir karanlık.
Dilimde ezilmiş kelimeler.
Zerzevatçı geldi. 
Zerzevatçı.
Bana bir kilo üzüm lütfen.
En küçüklerinden.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

GÖNÜL RÜYASI

Bir sabah uyandığımda sen olmalısın yanımda.
Yüzünün kıvrımlarında kaybolmalı karanlık.
Bir şimşek çakmalı gözlerinden.
Bin alev almalı ortalık gülüşünle.
Bir sabah uyandığımda sen olmalısın yanımda.
Günaydın demelisin mahmur mahmur.
Bir öpücük konmalı yanağıma.
Göğsünde hissetmelisin kalbimin atışını.
Sarılmalıyım sımsıkı varlığına.
Bir sabah uyandığımda sen olmalısın yanımda.
Sabah haberlerini dinlemeli birlikte.
Ben sarılırken hep aynı gazeteme,
Tutmalısın elimden düşmeliyiz yollara.
Bir sabah uyandığımda sen olmalısın yanımda.
Kuşlara eşlik etmeli şen sesin.
Uyanın sabah oldu demeliyiz onlara.
Konu komşu hiddetle kapatırken camlarını
Basmalıyız kahkahayı, kaçmalıyız bu yerden.
Bir sabah uyandığımda sen olmalısın yanımda.
Çiçekli pijamalarımı çıkarmadan üstümden
Hadi demelisin miskin uyan.
Simit almalıyız şu üst fırından.
Denize nazır bir banka kadar koşmalıyız.
Bir sabah uyandığımda sen olmalısın yanımda.
Korkulu rüyaların etkisiyle irkildiğimde
Buradayım demelisin.
Ağlarsam ara sıra, kovmalısın öcüleri yanı başımdan. 
Kıvrılmalıyım koynuna.
Bir sabah uyandığımda sen olmalısın yanımda.
Şarkılar söylemeliyiz birlikte güle oynaya.
Kuşlara yem vermeli Eyüp'te otobüse binmeli
Herkese günaydın demeliyiz.
Günaydın hayata.
Bir sabah uyandığımda sen olmalısın yanımda.

20 Ağustos 2009 Perşembe

YOLUN SONUNDA BEN ÖLDÜM O ŞARKILAR SÖYLEMEYE DEVAM ETTİ

Ben geçtiğimiz yollarda devrilen direkleri sayardım.
O ise yanımızdan geçip giden arabaları.
Direkler devrilirdi üzerime.
O şarkılar söylerdi.
Uzun yolculuklarımız oldu.
Güle oynaya geçen günlerimiz.
İçinde kavgalar, sitemler biriktirdik.
Ben en son direğin altından kurtarmaya çalışırken kendimi
Nasıl olduysa fark etti nihayet.
Elini uzattı.
Ah tatlım dedi.
Neden haber vermiyorsun?
Neyi diye sordum?
Farkında değil misin dedi üzerine devrilmiş direğin?
Hayır dedim. Gerçekten öyle mi?
Şaşkınlıkla neyin var dedi?
Kapattım gözlerimi yutkundum son kez.
Ağladı.
Gitme dedi.
Kalmak istedim.
Dokundum ellerine.
Sarıldım belli belirsiz.
Güldü.
Derin bir nefes aldı.
Öldüm.

18 Ağustos 2009 Salı

SEVİYORUM SENİ

Kanatlarımı açtım göğün üstüne
Bulutları geçtim gözlerinin ışığında
Kimsesizlerin düşlerine konuk oldum.
Aşkı fısıldadım.
Sana her adımda büyüdü kelimeler.
Gönlüm mesken edindi sarayını kendine
Adını sevdim. Anlamını sevdim.
Öyle birden sevmelerin yoldaşı değildim ya
Seni pat diye birden sevdim.
Günleri umutla doldurdum
Geceler uzamasın diye.
Ve bu gece karanlığa meydan okuyorum.
Seni seviyorum diye diye.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

KEMAL ' İN YERİ CYPRUS

Büyülü zamanlar. Söylenecek en doğru kelimelerden biridir herhalde "Kemalin Yeri" için. Büyülü olduğuna karar verme nedenimse çok basit. Daha otoparkında yürümeye başladığınızda içinizde oluşan heyecana engel olamıyorsunuz. Ve sizi güler yüzle karşılayan Hasan Beyi gördükten, kayınvalidesi ile ilgili esprilerinin ucundan tuttuktan, güzel sesiyle şarkıları yorumlarken dinledikten, birbirinden lezzetli kebaplarından tattıktan sonra ( Aslında uzman oldukları bir alan daha var. Dünyaya nam salmışlar bu konuda: BALIK. Fakat ben balık yemekten aciz bir fındık kız olduğum için anlaşıldığı üzere tadına bakmadım ama kalamar yedim mi? Yedim. Nasıldı? Süper.) mümkün değil kendinize gelemiyorsunuz. Direkt sordum  burada büyü mü var? Kocaman bir kahkaha attı Hasan Bey, evet dedi. Öyle güzel konuklarımız oluyor ki onların enerjisiyle burada oluşan şey büyü ise burası büyülü. Hafta sonu ani bir kararla fellik fellik bilet aradım ve buldum. Soluğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde aldım. Uzunca bir süre pasaport kuyruğunda beklemiş olsam da geçirdiğim o muhteşem iki günden sonra diyorum ki otuz sekiz saat beklemem gerekirse beklerim doğrusu:) Kıbrıs'ın güler yüzlü insanlarına, Sayın Hasan ULUEL' e ve iki gün boyunca beni yalnız bırakmayan, eğleneyim diye elinden geleni yapan köle :) Emre AĞAOĞLU' na teşekkür ediyorum. İstanbul'dan Magosa'ya sevgiler.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

PASLI ÇEKİÇ

Fenerbahçe'de bir akşam üstü
Deniz sakin.
Yayalar mutlu.
Garsona açık çok açık bir çay siparişi veriyor
Yüzünde eskiden kalma bir alışkanlıkla
Kıvrımlarında dans eden gülümseyişine eşlik ediyor
Aklına düşüveren bir yol
Gidişine alınmış bir bileti erteleyip duran yolcu
Kadın.
Dalgın.
Dinlemiş bütün hikayeyi
Kederinden kuduracak sanıyor denizi
Deniz sakin.
Yayalar mutlu.
İleride bir ağaç gölgesinin altında
Yaprakların hışırtısından uyanan sokak kedisi
Sıcaktan bunalmış patilerine eğiyor başını
Gözleri ışık, gözleri tuzak, gözleri kaygı dolu.
Masada bir kadın.
Gittikçe silinen bir bedene uzatıyor elini.
Deniz sakin.
Yayalar mutlu.
Neden diyor içinden geçen
Sağına soluna saklanmış bütün köşeleri yalnızlığın
Başa çıkılmaz bu saklambaç oyunu?
Kadın.
Yitik.
Küllerini savuran
Kangren olmuş bir eli bastırıyor yüreğine yürek niyetine.
Karıncalar geziniyor kuru çimlerde
Yuvaları uzak, yuvaları hüzün, yuvaları yıkık.
Masada bir kadın.
En yakın arkadaşın dilinde küfre bulanmış adını heceliyor
Biraz daha sabredemedi diye
Başı sonu eziyet, başı sonu leke, başı sonu zulüm.
Olsun diyor içinden suçlusun sen.
Kederinden kuduracak sanıyor denizi
Deniz sakin.
Yayalar mutlu.
Kadın.
Ağlıyor.
Hesap sorduğu için diğerlerinden
Dillendirdiği için gerçekleri
Kafa tutulmaz bir ihanete kucak açtığı için 
Değiyor sol tarafından yüzüne, yüreğine adamın eli.
Her anı utanç, her anı ah, her anı ölüm.
Masada bir kadın.
Kederinden kuduracak sanıyor denizi
Deniz sakin.
Yayalar mutlu.
Karşısında,  yolunu gözleyen aşklara dönük
Satırları sığdırmaya çalışıyor yüreğine
Bir iki hediye
Bir sarılışla ertesi günü bekler mi bilmeden
Hadi git diyor kadın
Çıkarıyor elvedasını olduğu yerden.
Hadi git diğerine.
Masada bir kadın.
Kederinden kuduracak sanıyor denizi
Deniz sakin.
Yayalar mutlu.
Siliniyor bütün sabahlar
Fenerbahçe'de bir akşam üstü.