Bu laftan anlamaz yaralarım ve en yakın arkadaşlarım kara kargalar ki onlar da şahit
Solundan kalkmış kelimelerim fütursuzca dolanırken içimde
Yenildim.
Bu ayrılık,
Sana yenilgim.
Derin gece,
Güne darılır hasretin.
İsterdim ki sen koksun bahçelerim.
Ağaçların yapraklarını döktüğü yerde bekledim seni
Çimenlerin çiçek açtığı yerde
Dolup boşalan otobüs duraklarında bekledim seni
Gecenin güne döndüğü saatlerde
Yaz sofralarında bekledim seni
Kış uykularında
Yıldızlar parladığında bekledim seni yıldızlar yok olduğunda
Kalabalıklarda bekledim seni
Derin yalnızlıklarda
İzlediğim filmlerin sonunda bekledim seni
İzlediğim filmlerin en başında
Ağlarken bekledim seni
Ağlamaktan yorulduğumda
Şarkılar söylerken bekledim seni
Şarkılar canımı yaktığında
Yağmurlar yağarken bekledim seni
Yağmur sonrası toprak koktuğunda
Ellerini tutarken bekledim seni
Ellerimi tutmaktan vazgeçtiğini anladığımda
Ayrılık yakarken içimi bekledim seni
Ayrılık artık canımı yakmadığında
Kusursuz bir tebessüm kaldı geriye
Hâlâ dudağımın kenarında "bekledim seni"
Bir gün karşılaşacağız.
Bütün yaralarımız herkes tarafından görülüyorken. Artık saklamanın imkansız olduğu, içinde boğulmamak için çırpınıp durduğumuz kederlerimiz gözlerimizdeki ışığın yerini almışken
Sana seslendiğim ve beni duymadığın tüm zamanların yankısı uğuldarken kulaklarımızda diyecek tek kelime kalmamışken bakıyor olacağız birbirimize
Bir an kalplerimiz hızlanacak belki ilk karşılaştığımız ana gidip geleceğiz. Kalbim minicik, minicik kalbim çıkacak olabilir miydi yerinden? Hatırlayacaksın nasıl da utanarak gülümsediğimi.
Ellerini tutmak için Tanrıya dualar ettiğim akşamlar gelecek aklıma, solan avuçlarım hiç hatırlamıyorken ellerini
Tanıdık bir halin var hâlâ nefesime kelebekler doluşmuş gibi. Sen de hatırlayacaksın eminim kalbimde uçuşan kelebekleri öldürdüğün günleri
Ne çok konuşurdu diye geçireceksin aklından. Ne çok susardı diyeceğim aynı anda. Tek bir kelime etmeden bakacağız birbirimize
Bir an... Sarılmalar, gözyaşları, kahırlar, bir sabah güneşe eşlik ettiğimiz o bahar, ne mutlu bir pazar...Bir an hatırlayacağız.
Geçip giderken yanından
Mavi bir düştü diyeceğim. Geçip giden bir mavi düştü.
Hazır o kadar eğilmişken biraz öleyim istedin.
Biraz ölmek?
Debelenip dururken bedeninle ruhun ayrılması, bambaşka yollara aynı inatla, aynı azimle gitmesi. Sonsuz bir kargaşanın içinde nefes nefese bir mücadele, bir kaybediş öyküsü.
Kaybolan kim?
Üzerinde gezinip durduğumuz yerin bu kadar kaygan olması sence de biraz fazla değil mi? Şehrin ışıklarının astigmatı olanlar için fazla beyaz ve yorucu olması gibi. Her şey hep iki uçlu öyleyse kaybolan kim?
Senin sesini kim çaldı?
Tam sayamadım. Yolun yarısından sonra aklım karıştı. Ara ara gülüşün gelip gitti gözlerimin önüne yani hatırıma da diyebiliriz. Bir ara durdum. Nefesim kesilecekmiş gibi oldu. O yüzden sayamadım kaç merdiven çıktım. Sen hiç nefessiz kaldın mı?
Neden kalmadın?
Tüm bu kuşlar, görüyorsun değil mi? Tüm bu kuşlar seni tanıdıklarını ima ediyorlar. Nasıl baktıklarını görsen gözlerime, gözlerine inanamazsın. Yok kapatmayacağım perdeleri, arkamı dönmeyeceğim. Ne dersin? Bu defa birlikte ağlayalım.
Gitmesine neden izin verdin?
İlla bahar diye tutturduğun bu muydu? Bütün o diretmeler, görmezden gelmeler, çekip gitmeler hep bunun için miydi? Bu sonbahar. Üstelik bu sonbahar sahte. Çok uzun zamandır kıştayız.
Bir adam?
Henüz tanışmadık. Haberimiz yok birbirimizden. Belki ben biraz biraz fark ettim diyebiliriz. Başka dillerde şarkılar söylüyoruz. O benden çok çok iyi ama ben de en az onun kadar aydınlık bakıyorum. Nasıl tarif edilir bu şimdi bilmiyorum. Garip bir his var içimde.
Sevgilim!
Değdi mi beni öldürdüğüne?
Yok
Ağlayamazsın başımda
Mümkün değil yasımı tutamazsın
Yalan mı?
Yalan mı söyle?
Bembeyaz tüylerimi sen yaktın.
Sen bin desen çiçek açsan, bin bahar olsan, bin vadiden dereler sana aksa
Ve ben bilsem ki solacağım sana kavuşmazsam
Soldu sayın beni
Öldürdün seni.
Unut o zaman
Bırakalım da sevmesin kalbin.
Umurunda değilse
Umurumda da değilsin.
Unut o zaman
Sen kazandın diyelim.
Ben kaybettimse kaybettim
Hasiktir bile değilsin!
Elli derece güneşin altına asılmış ve günlerce orada unutulmuş rengarenk kıyafetler nasıl soluyorsa öylece solsun istiyorum düşüncelerim. Renklerinin güzelliğini, kumaşlarının kalitesini üstelik konu komşunun "ayol insan günlerce askıda bırakır mı güzelim kıyafetleri " demesini de umursamadan hatta gerekirse duymadan öylece boş boş durmak istiyorum. Zihnim arı kovanı gibi sürekli vızıldıyor. Olur olmaz her çiçeğe konup bal üretmeye çalışmak zorunda değilsin diye sürekli telkin etsem de yok işe yaramıyor. Dünyanın en büyük çöp yığınının pasifik okyanusunda olduğunu söylüyorlar. Bana kalırsa dünyanın en büyük çöp yığını benim zihnimde ve her an üzerine yenileri ekleniyor. Çok kırılmış, çok yorulmuş, çok kandırılmış ya da şöyle diyeyim çok aldanmış biri olarak kendi zihnimin ipini çekmeye karar verdim. Hani diyor ya Yılmaz Erdoğan "SEVGİLİM YOKSA SEVGİLİM OLMAYABİLİR MİSİN?" şiirinde "Sen aşka aşıksın müsaitsin gördüğünü abartmaya" hah işte ben de aldanmaya meyletmiş ve bunu abartmış olabilir miyim? Olanı, olduranı bir kenara bırakıp yoluma öyle devam etsem olmaz mı? Biraz sakinleşsem? Sakin olma şıkkım olduğunu bile yeni fark ettim biliyor musunuz? Alışmışım pata küte nerede olmaz var olur edebilirim fikrine kapılıp kırk parçaya bölünmeyi meziyet saymaya, olura olmaza nezaketle yanaşıp çok mühim bir şey beceriyormuşum gibi affetmenin erdem olduğu yalanına inanmaya... Günlerim sanki yeni binalarda çocuk odası, çalışma odası adı altında sergilenen balkon bile olamayacak küçüklükteki allanıp pullanmış kafes camlı odalardan birinde volta atarken, kendini uçsuz bucaksız bir ovada hayal eden "oldu oldu oldu" ritüelleri yapan, yeni moda zihin kandırıkçılığına teslim olmuş insan koyvermişliğinde geçiyor. Çünkü insan bir çöplükte dolaşırken çöp kokusuna o kadar alışıyor ki dünyanın her yeri öyle kokuyor ve herkesin manzarası da aynısı sanıyor. Zihnimle bir savaşa giriştiğimi düşünebilirsiniz zira ben de öyle düşünmüyor değilim. Zihnim sürekli kazanıyor. Bir hacı yatmaz gibi ne yapsam deviremiyorum ne yapsam durduramıyorum diye düşünürken Rusların meşhur matruşkası geldi aklıma. Evet bildiniz. Neden bir matruşka olmuyorum. Özüme kavuşana kadar bütün tabakalarım kırılıp dağılsa da en güçlü, en kırılmaz, en ben halime o zaman kavuşamaz mıyım? Bunu biraz da kendimi kurtarma operasyonu gibi düşünebiliriz. Saldıranı ve savunanı aynı olan bir savaştan nasıl çıkılır, ne kadar yara alınır, sonuç tam olarak başarıya ulaşır mı yani demem o ki bir yanımı öldürünce diğer yanım gerçekten kazanmış sayılır mı? Bilmiyorum. Bunu bir savaşmış gibi ele almak yerine değişim, dönüşüm olarak değerlendirmeye çalıştığım zamanlar da çok oluyor. Bu iyi bir şey doğru yoldasın, eninde sonunda huzura erecek, rahat bir nefes alacaksın diyorum. Kabul etmeliyim ki böyle düşününce daha umut dolu, ulaşılır bir hedef belirlemiş ve ona çok yaklaşmış gibi hissediyorum. Tam da böyle hissettiğim anda başka bir düşünce ele geçirmeye başlıyor zihnimi. İlk önce kendini kandırma diye mırıldanıyor. Sonra uçsuz bucaksız çöplüğümde otururken çığlık atmak, sağa sola küfretmek, saçımı başımı yolmak istiyorum. Nezaketsiz, saldırgan, biçimsiz.
Elli derece güneşin altına asılmış ve günlerce orada unutulmuş rengarenk kıyafetler nasıl soluyorsa öylece solsun istiyorum düşüncelerim.
tık tık tık
Modası geçmiş yazlık bir şarkının nakaratına eşlik ediyor adımları
Bir elinde salya sümük anılar bir elinde kahkaha
Sokağın gürültüsü kimin umurunda
Pervazları toz toprak içinde, içine içine çarpıp duruyor pencere
İçinde uyumsuz, vazgeçmiş, bıkmış bir yara kanamakta
Hızlıca kapatsa işe yarar mı acaba?
tık tık tık
Derin bir ayrılık yuva edinmiş bağını bahçesini
Adımlarının sesi ondan böyle sağır edici, börtü böcek korkuda
Bir ah etse solacak çayır çimen
Ha güldü ha gülecek derken...
Nefesi kesilene kadar koşmak, kaçmak hevesi var belli
Bir cesaret ardına bakmadan koşsa unutabilir mi?
tık tık tık
Zarflara sığmayan acemi mektuplar yazıyor akşam sefalarına yaslayıp umutlarını
Alelade bir gün, geceyle birlikte mucizeye dönüşsün istiyor
Okuduğu kitaplardan kaldırıp başını dalıyor maziye uzun uzun
Dudağında yabancı bir gülümseme, kalbinde tanıdık bir hasret
Derin bir sessizlikle aralarken anılarının kapısını duyulabilir mi?
tık tık tık
Nasıl da zarif duruyor öyle
Gülüşünden menevişler saçılıyor ortalığa
Yürek dolusu öpücükler kondurup yanağına
Seyre dalmalık
Basıp geçtiği her yerde mevsimler baharlanıyor
Çiçeklerle yarışıyor güzelliği kuşları kıskandırıyor sesi
Elleri cennet kapılarını aralıyor
Tutup hiç bırakmamalık
Bir su damlası, ay ışığı, bir yıldız tozu sanki
Gözlerinde Zümrüd-ü Anka gizli
Okyanuslar, dağlar, ovalar can buluyor teninde
Sonsuzluğa varmalık
Yollarını kaybetmiş şehirler büyüyor içimde
İçinde yangınlar.
Satır satır uçuşuyor sayfalar toz duman.
Tuzak şarkıların uğultusu delip geçiyor sessizliği
Ayyuka çıkmış bir yokluğun yasında
Ellere adanmış bir ömrün yarasında
Kaderle burun buruna, kederle sarmaş dolaş
Yollarını kaybetmiş şehirler büyüyor içimde
İçinde yangınlar.
Biraz leylak kokusunun insan ruhuna nasıl da iyi geldiğini uzun uzun anlatmak isterim lakin bu romantik sükûnet halinde zor gibi. Malum ucundan kıyısından yaza merhaba dedik. Şen kuş cıvıltıları, rengarenk mevsimlik çiçekler, ardına kadar açılmak için prova yapan balkon kapıları, pencereler, pazar tezgahlarında salınan yaz müjdecisi çeşit çeşit otlar, hafta sonu piknik planları, sahilde uzun yürüyüşler, ışıltılı günler, yıldızlı akşamlar...
Derin bir nefes alıp doğaya teslim olmanın, toprağa basmanın, dağ bayır salınıp durmanın tam vakti. En uçuş uçuş elbiselerini giyip üstlerine çıplak ayak kırlarda koşturan kız çocukları gibi papatyalardan taçlar takıp saçlarımıza kıkır kıkır kıkırdama vakti. Işığın kamaştırdığı gözlerimize aldırış etmeden üstelik. Deniz yıldızları gibi yeniden hep yeniden hep yenilenmeye meylederek hayata karışma vakti. Bu sonsuzluğun içinde tebessüm etmeyi unutmadan. Seyyar satıcıların tezgahlarında çağlaların, eriklerin, çileklerin nazlı nazlı salınma vakti. Avuçlarımıza konan uğur böceklerine şarkılar söyleyerek yeni dilekler tutma vakti. Tüm dileklerimizin mucizevi bir şekilde gerçekleşeceğinden hiç kuşku duymadan.
Biraz leylak kokusunun insan ruhuna nasıl da iyi geldiğini uzun uzun anlatmak isterim...
Geldi
Ben mavi bir çiçektim
İliştirdi beni göğsünün tam üstüne
Nereden bilecektim?
Düşürdü beni yüreğinden
Yapraklarım solmaya, ışığım sönmeye başladı
Kaldı
Tutar sanıyordum.
Kaldırır düşürdüğü yerden
İyileştirir yaraladığını
Üzülür, özür diler hoyratlığından
Af diler gözlerimden, af diler saçlarımdan.
Kaldı
Rüzgarım oldu
Un ufak parçalarım savrulsun diye olabildiğince uzağa
Kaldı
Yağmurum oldu
Gözlerimdeki keder görünmesin diye
Kaldı
Yangınım oldu
Hâlâ bana benzeyen parçalarım tanınmaz hale gelene kadar
Kaldı
Savurdu
Yağdı.
Yaktı
Gitti.
Bahçesinde ayrık otları
Sesi kesilmiş kurbağaların
Mevsimsiz bir karakış
Bir zamansız vedada
Eteklerimde ona söylenmemiş aşk şarkıları
Kalbimden çekiştirip durmakta
Affet sevdiğim
Affet
Elveda
Kuş cıvıltıları saklıyorum kalbimde
Adının göğünde çırpıyorlar kanatlarını.
Senin ellerin eski semt pazarları ve sahilin birinde başını omzuna yaslıyor sevdalıların
İp atlıyor sokağın bir köşesinde, başka bir köşede su veriyor çiçeklere
Rüzgarlarla ıslıklar çalıyor, şarkılar söylüyor, gülümsüyor
Nisan senin ellerin bulutlarla yarışıyor, yağmura karışıyor
Açıyor renk renk baharlara yazlara...
Dağlar aşıyor derelerden taşıyor
Bak nasıl kıvrım kıvrım yayılıyor senin ellerin.
Senin ellerin şiirler, şairler, hasretler
Sonsuz ufuklar, ormanlar, hercai menekşeler.
Senin ellerin ıhlamurlar, sarı sümbüller, limon ağaçları, nar çiçekleri
Senin ellerin Gümüşsuyu yokuşu Beylerbeyi sahili
Üsküdar Beşiktaş arası vapur seferleri
Senin ellerin eylül akşamları, kavun kokuları, martı sesleri, dalga dalga deniz.
Ege de bir köy kahvesinde karadut suyu, limonata
Karadeniz'de her dem yeşil yaylalar, al yanaklı çocuklar
Akdeniz'de sere serpe güneş, kum, deniz
İç Anadolu'dan Doğu Anadolu'ya
Doğu ekspresinde aşk senin ellerin
Senin ellerin zeytin ağaçları, defne yaprakları, kiraz dalları
Kuş cıvıltıları saklıyorum kalbimde
Adının göğünde çırpıyorlar kanatlarını.