18 Nisan 2026 Cumartesi

KARA KARGALAR SEN VE BEN

Kıvrıldığım yerde uzun rüyalar içinde oynaşıyorsun
Bu laftan anlamaz yaralarım ve en yakın arkadaşlarım kara kargalar ki onlar da şahit
Ölüp ölüp sana diriliyorum birkaç yüzyıldır

Solundan kalkmış kelimelerim fütursuzca dolanırken içimde
Bir koşu yangınlardan geçip geleceğim
Gözlerini özledim.



15 Nisan 2026 Çarşamba

9 Nisan 2026 Perşembe

ÖZLEYEN

Derin gece,

Güne darılır hasretin.

İsterdim ki sen koksun bahçelerim.

29 Mart 2026 Pazar

KAYIP MARTILAR

Pazar günlerinin garip bir büyüsü var. Bu pazar sabahı çiseleyen yağmur, dağları saran sisle yarışıyor gibi. Denizin üstü görece daha açık ama martılar ortalıklarda görünmüyor. Birinin her şeyi olmak ya da birini her şey saymak ne acayip bir duygu değil mi? Kendi başınızın çaresine bakmak konusunda tüm azminizle ilerlerken hayatta, o benim her şeyim dediğiniz biri var mı? Herkesin önüne geçen, tam içinizden, en derin yerden, kalbinizin derinliklerinden  gelen o ses ne diyor size, kimi fısıldıyor kulağınıza? Her gün değişen dönüşen hayatta sabit kalan bir şeyler olabilir mi?  Yani birini sürekli her şeyimiz sayabilir miyiz? Bazen gerilere düştüğü bazen de bizim bile önümüze geçtiği zamanlar olamaz mı? Bu dengesiz bir duygu durumu mu? Yoksa tam da olması gereken bu mu? Herhangi bir sınırlama getirilebilir mi duygulara? Ne dediğimizden, nerede olduğumuzdan  ziyade ne hissettiğimize odaklandığımızda içimiz eziliyorsa yanlış yerdeyiz mi demek oluyor? Bu beraberinde yanlış kararlar verdiğimiz anlamına da gelmiyor mu?  Her gün bir sürü soru gezinirken beynimizin içinde hayata bu kadar adapte olmaya çalışmak da  başlı başına bir başarı sayılabilir mi? Yoksa başarı saymaya çalıştığımız bu şey asıl başarısızlığımız mı? 

Kendimle konuşmalar: Bölüm X,  sayfa Y

Bu pazar seni düşündüm
Ucu bucağı kaybolmuş gençliğim gibi 
Ele avuca sığmaz bir iç yenilgisi esir aldı zihnimi
Tutup ellerinden çiçekler açtığım şiirler geldi sonra aklıma
Heyecanla koşturduğum merdivenli sokaklar
Çok içimden geldiği bir anda bir kenara bırakıp bütün nezaket kurallarını
Birkaç şiir öncesi küfrettiğimi anımsadım sana 
İçimde sarsılmaz bir gururla duran kaideni parçaladığım gün olur aynı zamanda kendisi
Yazlık bir ceketimin düğmelerine takıldı gözlerim dağınık dolabın içinde 
Ne kadar da zevkli olduğumu düşünüp tebrik ettim kendimi
Gün içinde eften püften bir sürü nedenle neşeleniyor
Yine eften püften bir sürü nedenle yerden yere vuruyorum kalbimi
Zaman geçtikçe azalıyor muyum çoğalıyor muyum belli değil
Üzerini içimden geldiğince boyadığım bir tuval gibi 
Özellikle avuç içlerimi rengarenk boyamak istiyorum 
Bir rivayete göre kaderimiz saklıymış avuç içlerimizde 
Kedim Şiir diğer kedim Kimyon' la koştururken bir saksıyı devirdi
Evin içinde kayan halılar, devrilen minderler, kayıp küpe tekleri
Kedi olan bir evde başka ne olması gerekirse ya da ne oluyorsa işte 
Bu pazarı da es geçmedi
Bu arada dağları kaplayan sis epey azaldı 
Denizin üzeri pamuk pamuk bulutlarla kaplı şimdi
Martılar hâlâ ortalıklarda yok ama sağ olsunlar kargalar çatılardan hiç eksilmiyorlar
Bilirsin canlarını sıkmak istemem o sebeple aramı iyi tutuyorum kendileriyle
Aynı şarkıyı sabahtan beri kaç kez dinledim bilmiyorum
Başa sarıp duran her şeyden kaçmama karşılık olsa gerek bu şarkı tekrarları
Pazar günlerinin garip bir büyüsü var
Bir fincan kahve içmek, çiçekleri sulamak, yarım kalan kitapları okumaya yeltenip okuyamamak 
Evi süpürmek, mobilyaların tozunu almak
Eşi dostu arayıp hal hatır sormak
Her şeyi sığdırmaya çalışıp içine, sığdıramamak

Bir yere varamayacağım bugün de belli ki hoş bir yere varmak  gerekiyor mu? Sonunu hiçbirimizin bilmediği bir hayatın içinde biriktirdiğimiz, vazgeçtiğimiz, pişman olduğumuz, sıkı sıkıya tuttuğumuz, tutunmaya çalıştığımız her şeyle birlikte harmanlanıp devam ediyoruz. Asıl olan ritmi korumak gibi geliyor bu sıralar bana; kalbin, zihnin, bedenin ritmini korumak. Sonrasına sonra bakarız.









26 Mart 2026 Perşembe

MUCİZE

Bir sabah bir adam bir nehir kenarında yağmurla birlikte yağıyor
Dalıp gittiği uzaklar kaybolduğu yakınları uğurluyor
Birbirine benzeyen ama birbirinden bağımsız hasretlerden kaçarken 
Bir sabah bir kadın bir nehir kenarında nehirle birlikte akıyor
Kadın adamı seyre dalıyor
Geçtiği her yeri gülüşüyle aydınlatan bir adam sükunetle başını kaldırıyor
Yüzü yüz yıllık aşk destanlarına kafa tutuyor
Kadın ve adam göz göze geliyor
Bütün ayrılıkları mutlu çıkaran bir kavuşma gerçekleşiyor.

Bir sabah henüz çoğu insan uykudayken 
Dünyanın bir köşesinde bir nehir kenarında bir mucize oluyor
Nehrin iki yakası birleşiyor.

Adam kadının hiç bilmediği bir dilde hiç bilmediği bir tonda 
Usul usul bir şarkıyı mırıldanırken uzanıp tutuyor kadının elinden 
İkisi de şaşkın
Bir mucize oluyor
Bir adam bir kadını bağrına basıyor
Dindiriyor.

Şehrin gürültüsünde kayboluyorlar
Arkalarından bakanlar umurlarında değil
Ne var ne yoksa ceplerinde  harcamışlar
Yüzlerindeki aptal gülümseme geleni geçeni kıskandırıyor
İçleri gıdıklanıyor fena mı?
İçlerinde kaç cenaze kaldırıldı kaç yas tutuldu bilen var mı?

Bir sabah henüz çoğu insan uykudayken
Dünyanın bir köşesinde bir nehir kenarında
Bir kadın bir adamı bağrına basıyor
Dindiriyor
Dünyanın bir köşesinde bir nehir kenarında
Bir adam bir kadına 
Bir kadın bir adama 
"Merhaba" diyor.






24 Aralık 2025 Çarşamba

BENİM ADIM BAHAR

Bütün çiçekler yaza durunca
Kuru gövdende açma ihtimalini sevdim.
Yıldızı bol akşamların uzak kıldığın sabahlarında
Ummadık fırtınaların darmadağın ettiği yüreğini  sevdim.
Bir susmak ki hevesimle korudum kelimeleri
Yok bitmez kaygıları düzeni bozuk dünyanın
Yarını belirsiz hayatın içinde
Kavuşma ihtimalini  sevdim.
Mis kokan teninden dökülüp yine sana dolmayı
Taşacaksam yine sana taşmayı sevdim.
O gülüş ki açar her an yüreğimin sevmek bahçelerinde
O  yüzden hep baharım ben
Sen solmazsın içimde

23 Aralık 2025 Salı

KUSURSUZ

Ağaçların yapraklarını döktüğü yerde bekledim seni

Çimenlerin çiçek açtığı yerde

Dolup boşalan otobüs duraklarında bekledim seni

Gecenin güne döndüğü saatlerde

Yaz sofralarında bekledim seni

Kış uykularında

Yıldızlar parladığında bekledim seni yıldızlar yok olduğunda 

Kalabalıklarda bekledim seni

Derin yalnızlıklarda

İzlediğim filmlerin sonunda bekledim seni 

İzlediğim filmlerin en başında 

Ağlarken bekledim seni 

Ağlamaktan yorulduğumda 

Şarkılar söylerken bekledim seni 

Şarkılar canımı yaktığında

Yağmurlar yağarken bekledim seni

Yağmur sonrası toprak koktuğunda

Ellerini tutarken bekledim seni 

Ellerimi tutmaktan vazgeçtiğini anladığımda 

Ayrılık yakarken içimi bekledim seni

Ayrılık artık canımı yakmadığında

Kusursuz bir tebessüm kaldı geriye 

Hâlâ dudağımın kenarında "bekledim seni"








10 Aralık 2025 Çarşamba

KARŞILAŞMA

Bir gün karşılaşacağız.

Bütün yaralarımız herkes tarafından görülüyorken. Artık saklamanın imkansız olduğu, içinde boğulmamak için çırpınıp durduğumuz kederlerimiz gözlerimizdeki ışığın yerini almışken

Sana seslendiğim ve beni duymadığın tüm zamanların yankısı uğuldarken kulaklarımızda diyecek tek kelime kalmamışken bakıyor olacağız birbirimize

Bir an kalplerimiz hızlanacak belki ilk karşılaştığımız ana gidip geleceğiz. Kalbim minicik, minicik kalbim çıkacak olabilir miydi yerinden? Hatırlayacaksın  nasıl da  utanarak gülümsediğimi.

Ellerini tutmak için Tanrıya dualar ettiğim akşamlar gelecek aklıma,  solan avuçlarım hiç hatırlamıyorken  ellerini

Tanıdık bir halin var hâlâ nefesime kelebekler doluşmuş gibi. Sen de hatırlayacaksın eminim kalbimde uçuşan kelebekleri öldürdüğün günleri

Ne çok konuşurdu diye geçireceksin aklından. Ne çok susardı diyeceğim aynı anda. Tek bir kelime etmeden bakacağız birbirimize

Bir an... Sarılmalar, gözyaşları, kahırlar, bir sabah güneşe eşlik ettiğimiz o bahar, ne mutlu bir  pazar...Bir an hatırlayacağız.

Geçip giderken yanından 

Mavi bir düştü diyeceğim. Geçip giden bir mavi düştü.

AYRILIK

Hazır o kadar eğilmişken biraz öleyim istedin.

Biraz ölmek? 

Debelenip dururken bedeninle ruhun ayrılması, bambaşka yollara aynı inatla, aynı azimle gitmesi. Sonsuz bir kargaşanın içinde nefes nefese bir mücadele, bir kaybediş öyküsü.

Kaybolan kim?

Üzerinde gezinip durduğumuz yerin bu kadar kaygan olması sence de biraz fazla değil mi? Şehrin ışıklarının astigmatı olanlar için fazla beyaz ve yorucu olması gibi. Her şey hep iki uçlu öyleyse kaybolan kim?

Senin sesini kim çaldı?

Tam sayamadım. Yolun yarısından sonra aklım karıştı. Ara ara gülüşün gelip gitti gözlerimin önüne yani hatırıma da diyebiliriz. Bir ara durdum. Nefesim kesilecekmiş gibi oldu. O yüzden sayamadım kaç merdiven çıktım. Sen hiç nefessiz kaldın mı?

Neden kalmadın? 

Tüm bu kuşlar, görüyorsun değil mi? Tüm  bu kuşlar seni tanıdıklarını ima ediyorlar. Nasıl baktıklarını görsen gözlerime, gözlerine inanamazsın. Yok kapatmayacağım perdeleri, arkamı dönmeyeceğim. Ne dersin? Bu defa birlikte ağlayalım.

Gitmesine neden izin verdin?

İlla bahar diye tutturduğun bu muydu? Bütün o diretmeler, görmezden gelmeler, çekip gitmeler hep bunun için miydi? Bu sonbahar. Üstelik bu sonbahar sahte. Çok uzun zamandır kıştayız.

Bir adam?

Henüz tanışmadık. Haberimiz yok birbirimizden. Belki ben biraz biraz fark ettim diyebiliriz. Başka dillerde şarkılar söylüyoruz. O benden çok çok iyi ama ben de en az onun kadar aydınlık bakıyorum. Nasıl tarif edilir bu şimdi bilmiyorum. Garip bir his var içimde. 

Sevgilim!

Değdi mi beni öldürdüğüne?  




30 Kasım 2025 Pazar

KUZGUN

 Yok 

Ağlayamazsın başımda 

Mümkün değil yasımı  tutamazsın

Yalan mı?

Yalan mı söyle?

Bembeyaz tüylerimi sen yaktın.


12 Eylül 2025 Cuma

SANCI

Yüzün hüzün doğurganlığında büyüyor
Eylül dolanıyor penceremin önünde 
Kırmızı güller dikmek için yüreğine 
Gülüşünü doldurup ceplerime yola çıkıyorum.
Yorulursun değmez diyorlar
Nasıl yani?
Sen özlersin ama o?
Özlediğimde ziline basıp kaçarım
Kapısının önünde seksek oynarım
İp atlarım
Uğur böcekleriyle şarkılar söylerim
Oyalanacak bir şeyler bulurum yani diyorum
İnanmıyorlar
Gülüşünü ceplerime doldurduğuma inanmadıkları gibi
Kıkır kıkır gülüyorlar arkamdan bin fısıltı
Bir de duysalar yüz yıldır beni sevdiğini, yolumu gözlediğini...
Buruş buruş kırış kırış diye dalga geçiyorlar yüreğinle
Yalan yanlış hikayeler uyduruyorlar
Yorulursun, savrulursun, kahrolursun değmez diyorlar
Seni bilmiyorlar
Sensizliği bilmiyorlar
Bir tutturmuşlar ayrılık
Kokundan haberleri yok haberleri yok nasıl ayrıldık.












11 Eylül 2025 Perşembe

PAZAR

Ne kadar ağlasak faydasız
Çıkarıp atalım yüzümüzden yasını
Vaktidir
Bırakıp gittiği bütün günleri
Usulca yerine bırakmanın.

Ne kadar konuşsak boş
Üzerinde tepinip durduğumuz yetmez mi yüreğimizin
Vaktidir
İçinden çıkarıp onu
Bırakıp gitmenin.

Yeni bir gün doğmuş
Yeni bir gün
Pazar
Pazara şen kahkahalar yaraşır
Masum aşklar
Hesapsız sevdalar yaraşır
Gerisi ucuz birer yalan
Vaktidir
Yalanlara el sallamanın

Sen kimdin?
O kimdi?
Ne sebeple geldi?
Niye gitti?
Vaktidir
Ölüp ölüp dirildiğin yerden umuda karışmanın

Dilediğince sarıl
Sarıl sarılabildiğin kadar
Sevebildiğince sev hiç durma
Yorulma, bıkma, vazgeçme asla
Sahip olduğun sana yeter
Onu  boş ver.


9 Eylül 2025 Salı

SEVGİLİM SEN AĞUSTOS OLABİLİR MİSİN?

Sevdiğim
Gönlümün yaban bahçesi
Aralık iklimler vakti gülüşlüm
Dünyanın derdini çekilir kılan
Bebek kokusunda hüzün bakışlım.
Gördüğüm rüyanın ben etkisinde
Senin yollarında hasret biçtiğim
Şimdi yoksun ya yarın gelirsin
Beklerken ömrümden ömür ektiğim.
Kırmızı çiçeklerin beyaz süsünde
Göğsünde ağustos düşü gördüğüm
Yalnızlık mevsimse bu garip yerde
Her mevsim yanında yazı bulduğum.
Aralandı seninle keder kapısı
Hepsi de kaybolup gittiler gün gün
Dün müsün, bugün mü, yarın mı bilmem
Düşündükçe hep gelecek gördüğüm.





8 Eylül 2025 Pazartesi

GAİPTEN SESLER

Sen bin desen çiçek açsan, bin bahar olsan, bin vadiden dereler sana aksa 

Ve ben  bilsem ki solacağım sana kavuşmazsam 

Soldu sayın beni

Öldürdün seni.



13 Ağustos 2025 Çarşamba

KARPUZ

Çok değil daha birkaç gün önce kavga ettim mahalledeki çocuklarla
Yok yok pes eder miyim hiç canlarına okudum valla

Mahallenin en yaramaz çocuklarından biriydim ben. Zerzevatçıların baş belası, çift kale maç yapan abilerin korkulu rüyası, boyumdan büyük bisiklete biner, ağaç gördüğümde tırmanmadan duramazdım. Yaramaz çocuktum. Yaramazdım. Yaşıtlarım yağlı ekmek, salçalı ekmek yerken ben maydanoz ekmek, çarliston biber kemirirdim. Yok benimkisine yemek denmez cidden kemirirdim. Mahallemize camcı açılacağını öğrendiğim gün çok heyecanlanmıştım. Garibim camcı, nereden bilsin onca başına bela olacağımı. Bana gün doğmuştu. Annem her sabah bin tembih yapmamam gerekenleri sıralardı. Ne hikmetse her akşam yapmamam gerekenleri yapmış ve üstüne bin şikayetçiyi kapımıza dayandırmış olurdum. Bence büyükler her şeyi çok abartıyordu ve dedikleriyle yaptıkları birbirini hiç tutmuyordu. Büyümenin kötü bir şey olduğunu daha o zamanlar anlamıştım. Mahallemizden her akşam aynı saatte elinde gitarıyla bir abi geçerdi. Sanırım ona aşık olmuştum. Etrafta onun gibisi yoktu. Herkesten farklıydı. Elinde alış veriş torbası yerine  gitar vardı. Hep aynı saatte geçer, hep aynı hızla yürür ve hep aynı tebessümle bakardı. Ardından baktığım anlar çocukluğumun en uslu anlarındandı. Bisikletim nerede, mahallede maç kurulmuş, gazoz kapaklarım ortalığa saçılmış hiç umurumda olmazdı. Öylece bakardım. Ne zaman o kadar büyüyebileceğimi hesaplamaya çalışır, sonunda işin içinden çıkamaz çareyi gidip yaramazlık yapmakta bulurdum. Top patlatmak, kale yıkmak, zillere basıp kaçmak, kapı önü terlik tekleri saklamak... Yaz bambaşka güzel olurdu. Karpuz severdim. Karpuz sevmeyen mi var be? Hâlâ severim. Karpuzu ve seni.
Sonra biraz biraz büyüdüğümü hissettim. Hiç umurumda olmayan şeyler umurumda olmaya başlayınca... Neler oluyordu? Neden oluyordu? Uğultu gibi sesler ağır kelimeler sarf ediyordu. Anlamını çoğunlukla bilmediğim ama yeterince zor tonlarda söylenen kelimeler. Nesi vardı bu büyüklerin, çözümsüz olan neydi? Karınları ağrıyor olsa geçiyordu nihayetinde. Anneleri kızsa da seviyordu onları. Babalarının cebi hep sürprizlerle doluydu. Yumurtalı ekmek kokusunun unutturamayacağı ne olabilirdi ki? Çilek reçeli vardı hem. Hani şu cennet cennet diye bahsettikleri kesinlikle oydu. Her sabah cennetse ve cennet öyle mutluluk vericiyse nesi vardı bu büyüklerin? Neden mutlu olmuyorlardı? Radyo cızırtısı nasıldır biliyorsunuz değil mi?  Türk sanat müziği ya da Türk halk müziğinin art arda çaldığı radyo kanallarında sıradaki parçayı anons eden abilerin, ablaların  diksiyonları, sesleri  harika olurdu. Kelimeleri öyle güzel söylerler öyle güzel tonlarda konuşurlar, vurguları öyle yerinde yaparlardı ki dedem bile keyfe gelir bir türkü patlatırdı. Sonra düşler kurduran bir müzik başlardı. Ben kırmızı pabuçlarımla ilgili hayaller kurardım ve sanıyorum ki dedem de bana hangi pabucu ne zaman alacağını... Sonra birden bir cızırtı. Hayallerimi bölmek için ve dedem bana başka pabuç almasın diye radyonun içine saklanan canavarlar düşlerime saldırıyordu. Hem sadece benimkine değil dedeminkine de. "Hay aksi" derdi dedem. Üç kuruşluk zevkimizin içine...Aman dedem derdim hiç sorun değil gider ayarlarım ben. Koştururdum radyonun başına bir o yana bir bu yana çevirirdim düğmesini. "Hay yaşa" derdi. Yeniden keyfe gelirdi. Benim çocuk kalbimde dereler coşar, çiçekler açar, kuşlar cıvıldaşırdı. Yaz rengarenk mutluluklarla kalbimin içini şenlik yerine çevirirdi. Evde kimsenin olmadığı günlerden birinde kocaman karpuzu zar zor mutfak tezgahına taşıyıp kesmeye karar verdim. Bilin bakalım ne oldu? Kestim kesmesine ama sadece karpuzu değil. Sol bileğimde durur hâlâ karpuz kokulu elimden kayan bıçağın izi. O ize her baktığımda (o gün çok korkup çok  ağlasam da) mutlulukla doluyorum. Söylemiştim. Karpuzu seviyorum. Bütün o yaz akşamları, sonbahar telaşları, uzadıkça daha tatlı bir kız çocuğu olduğumu söyledikleri saçlarıma babaannemin papatyalardan ördüğü o harikulade taçlar, yalınayak koşturduğum bahçeler, çiçekli böcekli elbiseler, yarım yamalak bildiğim şarkıları söyleme hevesim hepsi ama hepsi senin gözlerinle ilk buluştuğunda gözlerim tekrar gülümsediler. O yüzden onca kızarmıştı yanaklarım. Çocukluğumdaki gibi al al..
Ben ne zaman büyüdüm?  
İlk kez pabuçlarım ayağımı acıttığında mı?
İlk kez düşüp yaralandığımda mı?
İlk kez en iyi arkadaşımdan ayrılınca mı?
İlk aşkımda mı?
İlk yalanda mı?
İlk ihanetle tanışmamda mı?
İlk kaybettiğim sınavda mı?
İlk kazandığım ödülde mi?
İlk okuduğum romanda mı?
İlk etkilendiğim şiirde mi?
İlk kez sarhoş olduğumda mı?
İlk migren atağımda mı?
İlk öpücükte mi?
İlk kez sana sarılınca mı?
İlk kez oje sürdüğümde mi?
İlk maaşımı alınca mı?
İlk uçağa binince mi?
İlk araba kullanınca mı?
İlk kez sürdüğüm kırmızı rujla mı?
İlk yolculuğumda mı?
Ben ne zaman büyüdüm?
Karpuz gözlerinden ayrılınca mı?

12 Ağustos 2025 Salı

SİNKAFLI SEVGİLİM

Unut o zaman 

Bırakalım da sevmesin kalbin.

Umurunda değilse 

Umurumda da  değilsin.

Unut o zaman 

Sen kazandın diyelim.

Ben kaybettimse kaybettim

Hasiktir bile değilsin!

11 Ağustos 2025 Pazartesi

OVERTHİNKİNG "DÜŞÜNÜYORUM O HALDE ÖLÜYORUM"


Elli    derece  güneşin altına  asılmış   ve  günlerce  orada  unutulmuş  rengarenk kıyafetler    nasıl  soluyorsa  öylece  solsun istiyorum   düşüncelerim.  Renklerinin güzelliğini,  kumaşlarının kalitesini  üstelik  konu  komşunun    "ayol    insan günlerce askıda bırakır mı güzelim kıyafetleri " demesini de umursamadan hatta gerekirse duymadan öylece boş boş durmak istiyorum.    Zihnim   arı  kovanı  gibi  sürekli vızıldıyor. Olur olmaz her çiçeğe konup bal  üretmeye çalışmak zorunda değilsin diye sürekli telkin etsem de  yok işe yaramıyor. Dünyanın en büyük çöp yığınının pasifik okyanusunda olduğunu söylüyorlar.  Bana kalırsa dünyanın en büyük çöp yığını  benim  zihnimde   ve   her  an  üzerine yenileri ekleniyor. Çok kırılmış,  çok yorulmuş, çok kandırılmış   ya da  şöyle  diyeyim  çok aldanmış biri olarak  kendi  zihnimin   ipini   çekmeye   karar    verdim.  Hani diyor ya  Yılmaz Erdoğan  "SEVGİLİM YOKSA SEVGİLİM OLMAYABİLİR MİSİN?"   şiirinde   "Sen aşka aşıksın müsaitsin gördüğünü abartmaya"     hah işte ben de aldanmaya meyletmiş ve bunu abartmış olabilir miyim? Olanı, olduranı bir kenara bırakıp yoluma öyle devam etsem olmaz mı?    Biraz sakinleşsem?    Sakin olma şıkkım olduğunu bile yeni fark ettim biliyor musunuz?  Alışmışım pata küte nerede olmaz    var    olur  edebilirim  fikrine  kapılıp  kırk  parçaya  bölünmeyi  meziyet saymaya, olura olmaza nezaketle yanaşıp çok mühim   bir  şey   beceriyormuşum gibi  affetmenin  erdem  olduğu  yalanına  inanmaya...  Günlerim  sanki yeni binalarda çocuk odası,  çalışma odası  adı altında   sergilenen balkon bile olamayacak küçüklükteki allanıp pullanmış  kafes camlı  odalardan birinde  volta atarken, kendini uçsuz bucaksız bir ovada hayal eden  "oldu oldu oldu"  ritüelleri yapan, yeni moda  zihin  kandırıkçılığına  teslim  olmuş  insan   koyvermişliğinde   geçiyor. Çünkü insan bir çöplükte dolaşırken çöp kokusuna o kadar alışıyor ki   dünyanın  her yeri öyle kokuyor ve herkesin manzarası da aynısı sanıyor. Zihnimle bir  savaşa  giriştiğimi düşünebilirsiniz  zira  ben  de  öyle düşünmüyor değilim. Zihnim sürekli kazanıyor. Bir hacı yatmaz gibi ne yapsam deviremiyorum   ne  yapsam durduramıyorum diye düşünürken Rusların meşhur matruşkası geldi aklıma.  Evet bildiniz.  Neden bir matruşka olmuyorum. Özüme kavuşana kadar bütün tabakalarım kırılıp dağılsa da en güçlü, en kırılmaz, en ben halime o zaman kavuşamaz mıyım? Bunu biraz da kendimi kurtarma operasyonu gibi düşünebiliriz. Saldıranı ve savunanı aynı olan bir savaştan nasıl çıkılır, ne kadar yara alınır, sonuç tam olarak başarıya ulaşır mı yani demem o ki bir yanımı öldürünce diğer yanım gerçekten kazanmış sayılır mı? Bilmiyorum. Bunu bir savaşmış gibi ele almak yerine değişim,  dönüşüm   olarak  değerlendirmeye çalıştığım zamanlar da çok oluyor. Bu iyi bir şey doğru yoldasın, eninde sonunda huzura erecek, rahat bir nefes alacaksın diyorum. Kabul etmeliyim ki böyle düşününce daha umut dolu, ulaşılır   bir   hedef   belirlemiş ve ona çok yaklaşmış gibi  hissediyorum. Tam da böyle hissettiğim anda başka bir düşünce ele geçirmeye başlıyor zihnimi. İlk önce  kendini kandırma diye mırıldanıyor. Sonra uçsuz bucaksız çöplüğümde otururken  çığlık atmak, sağa sola küfretmek, saçımı başımı yolmak istiyorum. Nezaketsiz, saldırgan, biçimsiz.    

Elli derece güneşin altına asılmış ve günlerce orada unutulmuş rengarenk kıyafetler      nasıl soluyorsa öylece solsun istiyorum düşüncelerim.

 


30 Temmuz 2025 Çarşamba

PRENSESİN TAKUNYASI

 tık tık tık 

Modası geçmiş  yazlık bir  şarkının nakaratına eşlik ediyor adımları

Bir elinde salya sümük anılar bir elinde kahkaha

Sokağın gürültüsü kimin umurunda 

Pervazları toz toprak içinde,  içine içine çarpıp duruyor pencere 

İçinde uyumsuz, vazgeçmiş, bıkmış bir yara kanamakta

Hızlıca kapatsa işe yarar mı acaba?

tık tık tık 

Derin bir ayrılık yuva edinmiş bağını bahçesini

Adımlarının sesi ondan böyle sağır edici, börtü böcek korkuda 

Bir ah etse solacak çayır çimen

Ha güldü ha gülecek derken...

Nefesi kesilene kadar koşmak, kaçmak  hevesi var belli 

Bir cesaret ardına bakmadan koşsa unutabilir mi? 

tık tık tık

Zarflara sığmayan acemi mektuplar yazıyor  akşam sefalarına yaslayıp umutlarını

Alelade bir gün, geceyle birlikte  mucizeye dönüşsün istiyor

Okuduğu kitaplardan kaldırıp başını dalıyor maziye uzun uzun

Dudağında  yabancı bir gülümseme, kalbinde tanıdık bir hasret 

Derin bir sessizlikle aralarken anılarının kapısını  duyulabilir mi?

tık tık tık 








7 Temmuz 2025 Pazartesi

TARA

Nasıl da zarif  duruyor öyle

Gülüşünden  menevişler saçılıyor ortalığa

Yürek dolusu öpücükler kondurup yanağına

Seyre dalmalık


Basıp geçtiği her yerde mevsimler baharlanıyor 

Çiçeklerle yarışıyor güzelliği kuşları kıskandırıyor sesi

Elleri cennet kapılarını aralıyor

Tutup hiç bırakmamalık


Bir su damlası, ay ışığı,  bir yıldız tozu sanki

Gözlerinde Zümrüd-ü Anka gizli

Okyanuslar, dağlar, ovalar can buluyor teninde

Sonsuzluğa varmalık




26 Haziran 2025 Perşembe

YOLLARINI KAYBETMİŞ ŞEHİRLER BÜYÜYOR İÇİMDE

Yollarını kaybetmiş şehirler büyüyor içimde

İçinde yangınlar.

Satır satır uçuşuyor sayfalar toz duman.

Tuzak şarkıların uğultusu delip geçiyor sessizliği

Ayyuka çıkmış bir yokluğun yasında

Ellere adanmış bir ömrün yarasında

Kaderle burun buruna, kederle sarmaş dolaş

Yollarını kaybetmiş şehirler büyüyor içimde

İçinde yangınlar.


17 Nisan 2025 Perşembe

LEYLAK

Biraz leylak kokusunun insan ruhuna nasıl da iyi geldiğini uzun uzun anlatmak isterim lakin bu romantik sükûnet halinde zor gibi. Malum ucundan kıyısından yaza merhaba dedik. Şen kuş cıvıltıları, rengarenk mevsimlik çiçekler, ardına kadar açılmak için prova yapan balkon kapıları, pencereler, pazar tezgahlarında salınan yaz müjdecisi çeşit çeşit otlar, hafta sonu piknik planları, sahilde uzun yürüyüşler, ışıltılı günler, yıldızlı akşamlar... 

Derin bir nefes alıp doğaya teslim olmanın, toprağa basmanın, dağ bayır salınıp durmanın tam vakti. En uçuş uçuş elbiselerini giyip üstlerine çıplak ayak kırlarda koşturan kız çocukları gibi papatyalardan taçlar takıp saçlarımıza kıkır kıkır kıkırdama vakti. Işığın kamaştırdığı gözlerimize aldırış etmeden üstelik. Deniz yıldızları gibi yeniden hep yeniden hep yenilenmeye meylederek hayata karışma vakti. Bu sonsuzluğun içinde tebessüm etmeyi unutmadan. Seyyar satıcıların tezgahlarında çağlaların, eriklerin, çileklerin nazlı nazlı salınma vakti. Avuçlarımıza konan uğur böceklerine şarkılar söyleyerek yeni dilekler tutma vakti. Tüm dileklerimizin mucizevi bir şekilde gerçekleşeceğinden hiç kuşku duymadan.

Biraz leylak kokusunun insan ruhuna nasıl da iyi geldiğini uzun uzun anlatmak isterim...


8 Nisan 2025 Salı

MERHABA BEN UMUT

Geldi

Ben mavi bir çiçektim

İliştirdi beni göğsünün tam üstüne

Nereden bilecektim?

Düşürdü beni yüreğinden

Yapraklarım solmaya, ışığım sönmeye başladı

Kaldı

Tutar sanıyordum.

Kaldırır düşürdüğü yerden

İyileştirir yaraladığını

Üzülür, özür diler hoyratlığından

Af diler gözlerimden, af diler saçlarımdan.

Kaldı

Rüzgarım oldu

Un ufak parçalarım savrulsun diye olabildiğince uzağa

Kaldı

Yağmurum oldu

Gözlerimdeki keder görünmesin diye

Kaldı

Yangınım oldu

Hâlâ bana benzeyen parçalarım tanınmaz hale gelene kadar

Kaldı

Savurdu

Yağdı.

Yaktı

Gitti. 



18 Mart 2025 Salı

LEYLAKLAR ORMANLAR FIRTINALAR

Dikenli teller var içimde
Her köşesinde kurt kapanları
Av benim
Ve ne gariptir ki avcı
Dökük sıvalar var içimde
Dikiş tutmaz yaralar
Cadı kazanları
Cehennem suları
Yandıkça eğilip içtiğim sular.
Leylaklar açar mı gizli bahçelerde ?
Saf ademoğulları
Sere serpe uzanmışlar göğe
Bize bakıyorlar.
Bulutlar var içimde 
Ha yağdı ha yağacak 
Uzak topraklara hasret, hasret olduğu kadar küskün
Fırtınalar var içimde  
Dizginlemek ne mümkün.






3 Mart 2025 Pazartesi

ELVEDA

Bahçesinde ayrık otları 

Sesi kesilmiş kurbağaların 

Mevsimsiz bir karakış 

Bir zamansız vedada 

Eteklerimde ona  söylenmemiş aşk şarkıları

Kalbimden çekiştirip durmakta

Affet sevdiğim 

Affet 

Elveda



26 Şubat 2025 Çarşamba

GÖZLERİNDEN SONRA GÜLÜŞÜNDEN ÖNCE

 Kuş cıvıltıları saklıyorum kalbimde

Adının göğünde çırpıyorlar  kanatlarını.


Senin ellerin eski semt pazarları ve  sahilin birinde başını omzuna yaslıyor sevdalıların

İp atlıyor sokağın bir köşesinde, başka bir köşede su veriyor çiçeklere

Rüzgarlarla ıslıklar çalıyor, şarkılar söylüyor, gülümsüyor

Nisan senin ellerin bulutlarla yarışıyor, yağmura karışıyor

Açıyor renk renk baharlara yazlara...

Dağlar aşıyor derelerden taşıyor

Bak nasıl kıvrım kıvrım yayılıyor senin ellerin.

Senin ellerin şiirler, şairler, hasretler

Sonsuz ufuklar, ormanlar, hercai menekşeler.

Senin ellerin ıhlamurlar, sarı sümbüller, limon  ağaçları, nar çiçekleri

Senin ellerin Gümüşsuyu yokuşu  Beylerbeyi sahili 

Üsküdar Beşiktaş arası vapur seferleri

Senin ellerin eylül akşamları, kavun kokuları, martı sesleri, dalga dalga deniz.

Ege de bir köy kahvesinde  karadut suyu, limonata

Karadeniz'de her dem yeşil yaylalar, al yanaklı çocuklar

Akdeniz'de sere serpe güneş, kum, deniz

İç Anadolu'dan Doğu Anadolu'ya 

Doğu ekspresinde aşk senin ellerin

Senin ellerin zeytin ağaçları, defne yaprakları,  kiraz dalları


Kuş cıvıltıları saklıyorum kalbimde

Adının göğünde çırpıyorlar kanatlarını.