9 Mart 2010 Salı

SOKAK ŞAHİT GÖRDÜKLERİME

Daha dün diye yattığım uykuların etrafında gezinen sorular
Seni usta bir hırsız sessizliğinde çalıp götürürken benden
Yüzüm bulanık bir su birikintisi 
Yokluğunu kusuyor kelimeler.

Dalını yere eğmiş gövdemin kökünde ateş yakıyor yaramaz çocuklar.
Rüzgar büyütüyor alevleri
İsyanım azınlık mültecisi
Kederine yer arıyor çaresizce.

Kapısını çalıyor bakir bakışlarının Ay güne yakın yerlerde
Soluyor ömrümün bahar çiçekleri
Ne yazdan ümit kalıyor.
Ne kışa tahammüle güç bende.

Sana sarılma hevesim ölü doğuyor her güne
Rica minnet kalmasına ikna ediyorum kavuşma ihtimalini
Hükmü geçmiş banknotlar gibi
Kasamda saklıyorum beni sevdiğin günleri.

Saklama konuş diyor içinden geçenleri, içimin sen köşeleri
Elimi uzatıyorum kilidi iki kere çevrilmiş tozlu kapına
Ardında beni beklediğini düşünerek  hadi diyorum.
Sanki soluğun bin kez değiyor yüzüme.

İtiraz ediyorum hakkımda açtığın bütün davalara.
Hasretim delil-i celî değil mi zaten?
Avucuma bıraktığın yalnızlık kaldırıp başını sormaz mı sana,
Davacı ayıptır yaptığın demez mi?


Yadigar bıraktığın yokluğun adımı zehirliyor her sabah.
İpimi elinde tutuyor nankör parmakların.
Seni sevip duran bir serseri, elebaşı suçluların.
Yüreğim aranıyor her yerde.
İnkar etme! Sokak şahit gördüklerime.

28 Ocak 2010 Perşembe

KAYIP DUVAK

Kendimden kaçıyorum ben. Senden ayrı düştüğümü anladığımdan beri senden değil benden kaçıyorum. Ne zaman biz onca savrulduk dersin sevdiğim? Seninle yaşadığımız bin bahar bir kışla unutulup gidecek miydi? Değmiyor muydu tarifsiz bir aşkla gözlerimiz birbirine yaşadığımız bütün ayrılıkların sonunda? Dua mı diyorsun sen ayrılığımıza, kader mi diyorsun? Biz ayırmadık mı bizi bizden? Bir sen, bir sen derken, bir benden olunca yerle bir olan gönüllerimizi nihayetinde biz susturmadık mı zorla? Gitme demediğin, yapma demediğin, bütün ayaklanmalarıma bütün isyanlarıma bir tek kelimenle, bir tek kal işaretinle son verip yeter deyip kurtarsaydın bizi bundan daha kötü olmazdı değil mi? Senin yokluğun benim ömrümün belalısı. Birlikte geçireceğimiz günlerin iki dudağının arasında can verip gitmesi hangi nefret yazgının suçu? Hangi kaderden bahsediyorsun? Seninle uyuduğum akşamların sana varan sabahlarından kovup beni bu akşamlara salmasaydın ne olurdu söyle, söyle be sevgili? Dayanamıyorum artık. Yokluğun zehir. Her gün senden daha uzağa daha da tuzağa varan yollarda yürümekten yoruldum. Şimdi beni başkalarına yâr eyleyip beddualarla yollarını lanetlediğim ellerin koynuna mı yâr olacaksın sen de? Ve biz buna yazgı mı diyeceğiz söyle? Yıllar geçip giderken bizi unutacağız üstelik öyle mi? Alnıma kondurduğun buseleri, senin kıyafetlerinin içinde oyunlar türettiğim akşamları, pabuçlarının içine bıraktığım notları? Eve varır varmaz "hadi bakalım çay yapma vakti" dediğinde en lezzetli çayları birlikte yudumladığımızı? Kabuslarımdan irkildiğimde ben buradayım demeni, sarılmalarımızı? Bozuk paralarını çantama doldurup illaki gezmeye gitmek zorundaymışız gibi dışarı çıkıp kavga ederek eve döndüğümüz o akşamı? Krem rengi şapkamı? Okuduğumuz şiirleri? Hadi okuduklarımızı geçtim ya birbirimize yazdıklarımızı? Birbirimizden habersiz birbirimiz için kurduğumuz hayalleri? Seni, beni, birlikte uçurtma yapıp güleceğimiz geleceğimizi? Çocuklarımızı? Bahçende açan gelin duvaklarını aldığımız günü? Aç kaldığım o akşam yaptığım kaprisi? Avuçlarıma yağmur biriktirdiğim yolculuklarımızı? Yazımızı, kışımızı, deniz kenarında koşturduğum anlarda beni seyreden seni, şımarık beni? Hepsini ama hepsini unutup başka hayatlara sokulmaya devam edeceğiz öyle mi? Şimdi gözlerimin önünde yerle bir olan düğünümüz, birden bastıran yağmurla çamurlara karışan gelinliğim, papatyalardan örülmüş tacım sırılsıklam olup giderken kayıp duvağımı nereden bulacağım ben?

23 Ocak 2010 Cumartesi

GÖNÜLLÜ AYRILIK

Gönüllü yalnızlık.
Gönüllü pişmanlık doğuruyor.
Gönüllü yalana düşenlerde.

20 Ocak 2010 Çarşamba

HUDUTSUZ " HAYDUT"

Seni sevme arifesinde
Kaç kişinin kıyamet günü geldi dersin.
Yine çetele tutma vakti gönlümün.
Gelecek mi diye çizikler atma vakti günlere.
Neden gittiğini bile bile.
Geri gelsin diye bütün inandıklarımı seferber eyleme vakti.
Ne uzun bu vakit denen kavram söz konusu beklemek olunca.
Ve ne kadar kısa istediğine kavuştuğunda.
Beni bekle bile demedi oysa
Gidiyorum demeyen biri için zor olurdu elbette.
Yas tutmayı mı seviyorum ben?
Kendime acıyarak yaşamak hoşuma mı gidiyor?
Ben hudut bilmeyen bir aşkla bağlıyken ona
Nereye gitti o haydut ? Başka bir aşk denir mi bu kaçışa?
Yine mi bu yalnızlık salatası düştü benim payıma?
Hep bir aşk diyeti.
Hep kalp kitle endeksim fazla çıkıyor sahip olduğum yazgıya.
Nereye saklanmalı bu defa?
Sorularla baş başa kalmaktan mı yoruldum?
Cevap bulamamaktan mı?
Kim siliyor gözün yaşını sele ortak eden mi?
Yeni bir el mi aramalı yoksa?

18 Ocak 2010 Pazartesi

MAVİ ÇİÇEK "RÜYA"

Camı karanlık bir boşluğa açılıyor.
Yüklüğünde yorganlar naftalinlenmiş.
Ama ne fayda küf kokuyor ortalık.
Daracık bir oda üstelik bu arka oda.
Yerde halısı yok.
Çıplak betona değiyor ayaklarım.
Tek kişilik bir yatak yerleştirilmiş kapının tam karşısına.
Yastığına değdiği anda başım içimi yakıyor soğuk.
Plastik bir sürahinin içinde
Berraklığını yitirmiş kokuşmuş suya takılıyor gözlerim.
Elimdeki muma püf yapıyorum.
Tak tak tak!
Anlayamıyorum ilk önce rüya mı görüyorum derken
Anlıyorum sabah olmuş
Ses kesiliyor.
Gitti sanıyorum.
Tak tak tak!
Kahvaltı vakti.
Birkaç günlük bir dilim ekmek, biraz peynir.
İçinde çilek olmayan çilek reçeli, birkaç zeytin.
Hâlâ su kokan bir bardak çay.
Teşekkür ediyorum.
Bir çerçeveye takılıyor gözlerim.
Yatakla duvar arasındaki boşluğa zar zor sıkıştırılmış gibi
Merakla eğilip alıyorum.
Yüzümle karşılaşıyorum belli belirsiz.
Parmağımla bir çizik atıyorum.
Sonra çoklaşıyor parmak izlerim.
Derin derin nefes almaya başlıyorum.
Ve bir yudum çay.
Niçin duvarda asılı değil ki bu?
Derken sualsiz giriyor içeri.
Ela gözleri tarihe mâl olmuş bir kahraman edasıyla.
Ben hep uzaktan bakmaya adanmış gözlerimin buğusundan.
Titremeye başlayan ellerimden. kuruyup kalan boğazımdan muzdarip
Şaşkın, kederli, hatırlamaya başlıyorum.
Neden buradayım?
Bir sonbahar akşamı; ılık öyle güzel yazdan armağan.
Geceyi günle yarıştıyor gülümsemesi.
Telefon düşmüyor elimden.
Bir o yazıyor.
Bir ben.
Kanatlarını okşuyorum gönlümün.
Okuyorum satırlarını aşkla.
Diyor ki: O kadar saf değilim mavi çiçek.
Ateşi yakmaya deli cesaretin yetmeyecek.
Cesaretsizliğin belki de ateşi hiç yanmadan söndürecek.
Karanlık geceleri aydınlatmaya çok çaba gerekecek.
Kıvrılıyor dudaklarım. Sevinçle karalıyorum satırları.
Sanmam zor olsun yakmak bu ateşi
Gördüğüm kıvılcım bana kafi demek ki
Sen oyalama gönlünü karanlık gecelerle.
Aydınlık günler bekle geleceğiz birlikte.
Başlıyor hikayemiz.
Bir eylül akşamı.
Adımlar atıyoruz birbirimize.
Ne günler o günler.
Kaldırıyor olduğum yerden. Dingin yüreğimin fitilini ateşliyor.
Ben varım diyor gözleri her değdiğinde solgun yüzüme.
Utanıyorum uzun uzun bakmaya. Kelimelerin sonunu getiremiyorum çoğunlukla.
Hayranı oluyorum şen sesinin.
Müptela oluyorum ışığına.
Bir gün görmesem ikinciye kokusu sarıyor etrafımı.
Onsuz bir an olamaz artık diyorum.
Düşümde o peşinde ben. Yanımda o dilinde ben.
Ayları deviriyoruz.
Derken
Uyanma vakti erken geliyor.
Kış günü sobasız bir evde uyanmanın ne demek olduğunu bilenler
Bilirler bu uyanma işi ne eziyettir.
En beter kış günüme uyanıyorum.
Vaveylan eyliyorum dilimden çıkan her sözcüğü.
Boğuluyorum daralan yüreğimin sancısından.
Sus diye inliyorum. Duyan kim?
Saçlarımı satmış, ellerim nasır, dilim küfür kıyamet.
Seviyordu beni, ben seviyordum onu.
Nereden çıktı bu ihanet?
Kanına kim girdi?
Kim çaldı benden seni?
Diye diye varıyorum gerçeğe.
Her deliği benim için yapılmış sanıyorum.
Kuyruğuma teneke de bağlıyorum üstelik sığamadığım yerlerde.
Böyleyim diyor. Sevemem sadece seni.
Kocaman bir yüreğim var benim seninle boş bırakamam diyor.
Doluyorum. Taşıyorum.
Tekrar tekrar bağrıma basıyorum o geniş yüreği.
Olmuyor.
Başa sarıyorum.
Yaza varıyoruz.
Hüzünlü.
Yüreğim düşüyor ayaklarımızın üzerine bir akşam.
Geceye yakın.
Önce yine o basıyor üzerine. 
Sonra ben eğilip kaldırmak yerine eziyorum. Öldürüyorum.
Gık diyemiyor artık.
O günden beri bu odada yaşıyorum.

Yüreğimin orta yeri hoş geldin.
 Arka odayı sana bırakıyorum.

7 Ocak 2010 Perşembe

DERME ÇATMA "SEVMECE"

Işığından mahrum eziyet karanlıkları çek al üzerimden.
Sensiz düşüp düşüp kalkma çabalarım da işe yaramıyor artık.
Gülüşlerim eskidi. Yüzüm de soluyor üstelik.
Bugün. Evet bugün gelecek umudum yerle bir oldukça
Her gece zehir.
Her gece ölüme ortak yüreğim sen diye diriliyor sabahlara.
Kamburu çıkmış avazım bile dilime düşman.
Ah benim imkansız hikayem.
Sana dönüp duruyorum sefaletimin gölgesinde.
Kıymıklarını bile senden bir parça olduğu için
Bağrıma basıyorum.
Hakkın yok sevdiğim
Böyle hakkıma haksızlık etmeye.
Kimselere bahsedemiyorum ya senden
Hani bahsedecek olsam korkuyorum ya
O artık seni unuttu demelerinden.
Susuyorum.
Seninle geçen günlerin ardından yokluğunda karşıma çıkan
O deli, o akıl almaz saçmalıkların sahibi olup çıkan ben
Bitti bak ben geldim diyeceğin güne kadar
Seni bekleyerek geçireceğim yine günleri.
Belki bugün değil. Yarın değil belki
Ama geleceksin.
Bu kimsesiz geceler son bulacak koynunda.
Gözlerimi yakan islerinden kör olmadan.
Kaybetmeden seni sevmemi.
Söndür yalan alevleri.
Gel artık.

30 Aralık 2009 Çarşamba

ARALIK

Aralık.
Her anı anılardan çalan.
Kalbin titreyişinde donmaya mahkum.
Alnından,
Sırtından,
Avucundan damlayan.

Kendini topluyor yerden aklın yolsuzluğunda bir eskici.
Nihavent makamında bir şarkıya varlığımı ortak ederken 
Başka kollarda can veriyor ruh.
Solgun bir çiçek dudaklarımdan seni çalıyor.

Gözlerime bir bak.
Aralık.

Kapanıyor ışıklarım.
Köşe başlarım vurguna hazırlanıyor.
Kelepçe sesleri eşliğinde planlar yapıyorum.
Nakaratım kısa
Aralık.

Yeminler ediyor karşımda bir kafir çekinmeden.
Dinliyorum sualsiz.
Kulağımda bir gürültü. Sokakta kıyamet marşı çalıyor sanki
Can veriyor bütün yalnızlıklarım.
Dinle bak
Aralık.

Kılıcını çekmiş bekliyor beni. Niyeti el koymak varlığıma.
Hani üçü beşi hesaplayıp kazanacak aklınca.
Bakıyorum uzun uzun elinde parlayan kılıcına.
İtiyorum tabureyi.
İzle bak.
Kapım.
Aralık.

23 Aralık 2009 Çarşamba

SOLDAN GİDERKEN

Kalbin ağrısına halay çektiriyor yalınayak.
Kuleden sarkmış umutlar yerlere dökülüyor.
Mevsim kar açıyor kanın üstünde.

8 Aralık 2009 Salı

HAY AKSİ!

Ben hiç yormadım elanı
Sen hiç tutulmadın yeşilime.

Haleti ruhiyemin agresyon isteğini bastırır umuduyla birkaç satır karalamaya karar verdim. Öyle ya ne zaman başım sıkışsa yazmaya yeltenip içimin can çekişen ya da iyice edepsizlik edip sürmenaj olan fonksiyonlarını düzeltmek amacıyla başlıyorum düzensiz kelime guruplarından yardım talebinde bulunmaya. Heyhat ne garip bir örgüdür bu sararken ısıtmak vaadiyle ilmeği kaçmış koca deliklerden (bedeni sıyırıp geçer sandığım) ayazların gidecek başka yer yokmuş gibi bende konaklama hali? Akşama varıyorum. Akşamdan aşıyorum. Taşıyorum ellerimin arasında aslında elimde değil de sol üst köşede tam olarak olması gerektiği yerde olması gereken yüreği. Tetiklenmekte olan şüpheciliğimin sürprizlerle zenginleşiyor olması ise ayrı bir mevzu tabi. Hele gözlerinizi her kapattığınızda karşılaştığınız manzara değişmiyorsa değmeyin artık pıtır pıtır söylenmelerle yol alanlara. Geçmişi saçın yerlere. Biraz dikkat etmeyi ihmal etmeyin üstelik. Şöyle kısık gözle bakın. Açıp bakın, kapatıp bakın. Anılar etrafınıza keskin nişancılar yerleştirmişken tadını çıkarın. Saklanan (vazgeçilmesi imkansız)fotoğraflarda gördüğünüz aşkların, dostların. Sonra bu konudan kimseye bahsetmeyin. Biraz önce nefesi kesilen, yer ayaklarının altından kayıp giden, burnunun direği sızlayan siz değilmişsiniz gibi gülücükler saçın etrafa. Umudunuz yeşerip yeşerip solarken en güzel hayallerinizin kapısını aralayıp merhaba demekten vazgeçmeyin kendinize. Daha somut örnekler vererek inceldiği yerden kopsun mantığı ile geçip karşısına "canımı yaktın ve bunun farkında olmaman canımı sıkıyor" diye bağırsaydım ya da  öyle yazsaydım daha iyi mi olurdu? Hiç sanmıyorum. Ne zaman tartışmaya başlasak kavgaya dönüşüyor. Sanki iki farklı kıtanın kralı savaşıyor sanırsınız. Senin tavukların benim çitimden aşıp tarlamı talan etmişler diye başlayan konuşma, geçen bahar açan çiçeklerin vazgeçilmezliğine kadar varıyor. O çiçekler kimindi diye alevleniyor. Yanacak o kadar çok şey varken üstelik. Benimkisi yıllarca prensin gelmesini bekleyen külkedisinin hiperfaji hastalığına yakalanıp ayaklarının tombul tombul şişmesine benziyor. Camdan pabucunun tekiyle ara sıra kendi kafasına bir iki vuracak olsa bile prensin diğer tek ile ne yapacağı da merak konusu olarak kalacaktır hatırında.

28 Kasım 2009 Cumartesi

SATILIKTIR BU ŞEHİR ALMAK İSTEYENE

Çatık kaşlarını dikmiş hasrete
Yol veriyor ondan önce gelen aydınlığa.
Ardından bakanı perdeleri kapalı bir sessizlikte bırakıp
Koşturuyor ondan önce gülen herkese.
Aşk.
Satıyor ruhun bedene kaygısını.
Döküyor süt dişlerini ilk önce.
Camda bir seyirlik yüzün yaşını topluyor ırgatları
Kaç renk?
Sorgusu alınmamış kaç renk kaldı ki
Değip geçmemiş kaybolan düşlere.
Kurşunu gülüşünün sadakatsizliği.
Vurulup düşerken ben hece hece
O çoğalıyor sorgusuz başka köklerde.

17 Kasım 2009 Salı

VERESİYE DEFTERİ

İçimde kargaşalar
İçimde yoklayıp duran ayaklanmalar
Devamı devam edecek olan isyanlar
Bir ağızdan diğerine
-büyüyerek yol alırken-
Nefrete susuyorum.
Kaydını çıkarıp attığım
-beden içine saklanmış-
Ürkek bir atışın canımı sıkan debelenmelerine
Geçirip tırnaklarımı
Nefrete kusuyorum.
Kendini kaybetmeye ayarlı adamların kadın sesinde
Boğazıma takılırken kelimeler
-aslında bağırılabilir gerçekler-
Yukarı çevrilmiş bir elin gölgesinde
Nefrete pusuyorum.
Kays tanıdığım tek kahraman değil.
Ferhat'tan, Kerem'den, Siegfried'den bahsederken
-şehla gözlerini şehre çevirmiş yürek-
Nefrete bakıyorum.
Çıplak hayaletler dolaşıyor parmak uçlarında
-Tıkır tıkır bir sessizlik-
Sağırlığıma pamuk tıkayıp yastığa eğiyorum başımı
Nefrete uyuyorum.
Mola veriyor ham hamam böceği
Bir bardak sütü birlikte içiyoruz
Düğmeye dokunuyor bir el
-korkunç bir aydınlık-
O kaçıyor karanlığa
Ben
Nefrete koşuyorum.
Bırakıp giden iz sürmekten vazgeçmiş
Eskimiş meşk ibareleri
-kayda değer-
Bir kanıt istiyor
Kabarık veresiye defteri
Nefrete yazıyorum.

10 Kasım 2009 Salı

AKILSIZ NOTLARIN SİDİKLİ PRENSESİ

Başında belalısı  hasret
Sidik yarıştırıyor  çıplak ayaklarıyla
Karşısında kimi görse içinde zehirli sarmaşıklarla
Dilini bozuyor durmadan
Bu kız böyle şeyler yazmazdı oysa
Görüyor
Koca gözlerini elindeki tek lokmaya dikmiş bir yabancı
Yalan vaatlerle teninde bir hakimiyet kurma telaşında
Düzineler oluşturmuş ayrılığından satmaya çalışıyor
Bir iflahsız saçlarından köprü kuruyor
En yalın halinden dağınık insan yalnızlığına
Derli toplu kıyafetleriyle hazırlanıyor her gün aynı sahte baloya
Adam her sabah uyanıp aynı saatte
Düzenin içinde yeni başarılara imza atıyor
Akşamları huzurlu
Elinde hep bir başka el sıcaklığı
Aklında geçmiş geçmiş gitmiş
Çoğunu  hatırlasa da hep birini unutuyor.
Kadın bileğinde sürgün yemiş bir sevda
Ayrılık besteleri yapıyor yine aynı aşkla
Belini biraz daha daralt
Boyunu kısalt azıcık
Ismarlama bir entari diktirme telaşında
Eğri bedenine eğreti bir ihtişamla.
Gülüyor yüzü
Gülüyor deli
Saatin başında nöbet tutarken
Gülüyor deli
Deli velini çağır! 
Gülüyor deli
O da delirdi.

6 Kasım 2009 Cuma

SON SAHNE "ADIMI DA UNUT"

Hangi aşka sarılacağını bilmeyen kollarında sabahlar gördüm ben
Akşamlara yürüdüm tereddütsüz.
Saçlarıma benzin kokusu sindi bu intihar girişiminde
Ellerim kapandı kapı kilitlerine
Gürültüsüz.
Çıt çıkarmıyor yüzümdeki utancın sahibi.
Sarıldığım yalanların başucuma  kurduğu tuzakları
Kör yüreğine yadigar bırakıp
Yazgıma sataşmayı yeğliyorum bu sefer.
Kaygısız gidişimin acılı yanı
Özlemini yakıyorum içimde
Doluyor vaktim.

Deliliğe varan düşüncelerimde soluklanıyor namahrem düşlerim.
Her yolculukta başımı kendi omuzuma yaslıyorum.
Vah vah edip göz ucuyla bakanlara, şımarıklık edip gülenlere
Yoldan başka bir yeri göremeyen yolculara hayretler içinde hayret ederken
Kapının önünde buluyorum kendimi.
Paspasının üzerinde kıvrılan kedilerden bile medet umarken
Merdivenlerinden çıkıyorum yokluğuna.
Deli olmuş gönlümün alasıyla adını yazıyorum duvarlara.

Seni arıyor gözlerim.
Gürültülü beddualar yükselirken havaya
Son bir sesini duyayım diye meydan okuyorum hayata.
En güçlü sesimi takınıp merhaba diyorum.
Üzerimden varlığını çekerken son bir sen istiyorum.
Kursağımda takılı kalırken adın hasretini bağlıyorlar boynuma
Elvedam yarım kalıyor.

Ziyan olmuş içim sıkıyor dişlerini.
Hafaza meleklerim yazmaya hazır bekliyorlar.
Sensizliğe attığım her adımım bir diğerini korkuya salıyor.
Korkunç bir yokluk son buluyor.

Önce gözlerin düşüyor ellerimden
Parmak uçlarını kaybediyorum ardından.
Çizgilerin siliniyor hatırımda bulanıklaşırken hayalin.
Saçların karanlık kapının eşiği 
Giriyorum içeri.

Adın ardımdan savrulurken sana bırakıyorum seni.

3 Kasım 2009 Salı

SOKAK KAPISI "YALNIZLIK"

Gözlerinin önünde 
İp atlamaya çalışan afacan çocuklar gibi zıplayıp dururken bıraktım bedenimi
Ruhuma batırıp durduğu iğnelerinin kör ucunda kalbim ah etsin diye.

Kin kusarak.
Dilinin altına sakladığı " cezan ağır olacak" diye tehditleri
O her konuştuğunda " merhaba" diyorlardı oldukları yerden.

Anlat dedi.
Karşı kıyıya gitti geldi çocukluğum.
Cennete erdi geldi fani ruhum.
Sokak ortasında bıraktığı bedenimin çığlığı duyulmasın diye tırpanlandı dilim.
Mideme akıyordu bütün kan.
Ekşi, sıcak kanımdan nefreti yutuyordum.

Ağıtlar yakılıyordu içimin bir köşesinde
Bir yanı boka  batmış böcekler kadar mutlu (!)
Beyazcık bir kız oturmuş gitme diye ağlıyordu.
Başucumda umut diye ilan ettiğim koynuna alıp çaresiz varlığımı
Ninnimi söylemeye başladı.

Kaçtık olduğumuz yerden.
Ne o bir cellattı artık.
Ne de ben ölümüne susamış bir ceylan.
Yarım kalan kelimeler hiç kurulmamış cümlelerin hasretiyle yanarken.
Kondurdu alnıma alın yazımın mührünü.

24 Ekim 2009 Cumartesi

GERÇEĞİ KİRLETEN

Güldüğümüz anlardan düşünce ayrılığa
Sana yalvarışlarım kaldı avcuma damlayan.

Sanmak.
En iyi yaptığımız şey  ahkam kesmek. Kendi doğrularımız üzerinden bir değer yargısı oluşturup evet kesinlikle böyle yapıyorsun deyip yapılacak tüm açıklamaların önünü kesip "Hadi bakalım anlat şimdi senin neyin var? " diye sormak. Ve siz karşınızdaki bir açıklama beklediği için (anneniz, babanız, kız arkadaşınız, erkek arkadaşınız ne bileyim işte soruyu soran her kimse sizden bir açıklama beklediği için) derin bir nefes alıp, ona duyduğunuz  o bitip tükenmek bilmeyen sevgiden dolayı tüm samimiyetinizle içinde bulunduğunuz durumu anlatmaya başladığınızda umursamaz bir yüz ifadesi ile karşılaşınca, üstüne anlattığınız sizce doğru onlarca yanlış olanı dinlerlerken, gülmeye başladıklarında nasıl hissedersiniz diye sormak geliyor içimden. Nasıl hissedersiniz acaba? Bu keyifli (?) sohbeti yüreğinizin içinde oluşan fırtınadan uzak tutmaya çalışırken, içinizden tırnaklarınızı kemirmek, saçlarınızı koparmak, şöyle alabildiğince uzaklara değip gelecek bir çığlık atmak ya da gözünüze ilişen ilk şeyi duvara fırlatıp kırgınlığınızı bir parça olsun somutlaştırmış olmak istemez misiniz?
Oynamak.
Eğer bir film izlemeye gittiyseniz keyifli. Sahnede oyuncular en güzel kostümleri kuşanıp en can alıcı repliklerle o büyülü ışıkların altında sizi etkisi altına alıyorsa mükemmel. Oturduğunuz koltuğun hemen yanında sürekli sizi suçlayan, bitir bu oyunu diye uyarılarda bulunan biri var ise eziyet. Kalkıp olduğunuz yerden "Ben oyun oynamıyorum. İzlemeye geldim görmüyor musun?" diye bir cümle kurmaya kalkarsanız (ki bunu yapamazsınız) kargaşa. Sizden hayatınıza dair gerçekler isterken elinize bir metin tutuşturup evet gerçekleri anlat bakalım diyen o metni okumanızı istiyorsa oyun.
Hayat.
Baktığımız yerden gördüğümüz kadarı. Benim için derede tepede çocukluğum, senin için terk edip giden sevgili, onun için yavrusuna sarılmak, bir başkası için para kazanmak, bir diğeri için sürekli çalışmak, bir diğeri için ağlamak. İçinde bulunduğumuz durumun yansımalarına bağlı olarak bazen koşar adım bazen adım adım yol alırken uykuya dalmak.
Aşk.
Aydınlık bir sonbahar akşamı, kuş sesi, toprak kokusu, simit yemeyi sevmek. Dalgalara onunla bakmak, parklarda onunla yürümek. Birlikte diye cümleler kurmak konusunda en bonkör davrandığımız anlara salan çok akıl başta halleri olanların kaldıramayacağı kadar ağır  en iyisini bilenlerin göremeyeceği kadar küçük, suskunluğu sevmeyen, çok konuşandan hemen gidiveren  her an ölmeye hazır  rengarenk narin bir kelebek.
Güven.
Kaç kere sarsılırsak sarsılalım bin yemin edip tövbelerle doldursak ta günleri biri gelir yazımızı kışa biri gelir kışımızı yaza çevirir. Çok sevdiğimiz arkadaşımız ya da çok sevmeyi paylaştığımız ( her kim olursa olsun) başımızı öne eğme nedenimiz olduğunda en yakınımızda taşımaktır öldürücü darbeyi. Her damlada yine ona hep ona ağlarken içimizin artık tükendiğini düşünürken sürekli yeniden doğmak.
İşte bende yaptım. Yani bence olanları yazıp ahkam kestim. Ama bunu yaparken hiç kimsenin karşısına geçip ellerimi sallamaya çalışmadım ya da beni dinle dediğinde susturmadım karşımdakini. En yorgun zamanlarda ise dinlemek için daha çok eğildim. Gerekirse yorgunum demek sus demekten daha doğru bir davranış değil mi? Zaman parçalara ayırıyor bütünlerimizi ve tekrar yapıştıralım diye başka parçalar koyuyor önümüze. Eski dağılan parçalarımıza ağlarken ve birileri bizi izlerken üstelik yeni parçalardan güzel güzel şekiller oluşturmamızı bekliyor. Çoğumuz çoğunlukla meydan okuyoruz zamana. Hani konu da olmuştur ya  tarih boyu yazılana, çizilene, çekilene. Üstelik en beylik lafları da ona karşı ediyoruz hiç çekinmeden. Şimdi ben şuraya yazıveriyorum. "Seni alt edeceğim zaman" diye. Zaman basıyor kahkahayı. Hadi bakalım diyor. Demek ki sıra sende.

Gitme diye cümleler kuruyor içim.
Senden sonra aydınlık kalır mı bende?

20 Ekim 2009 Salı

KAHIR

Son umudumuzu da kaldırdık rafa.
Ayaklar altına serdiğin yeter deyip onurumuza attık tokadı.
Nasıl bir yıkılıştı
Ne devrilmeydi o son kelimenin yokluğunda
Nasıl bir iç çekişti seninkisi ? 
Ey namert! 
Ey yüzü bulanık gönlünden
Taşırdığın derelerin azgın yataklarında ipini çeken celladın dilinde
Ölüm sana yakışacak en çok
Ölüm seni paklayacak karaladıklarından diye savrulan
Kelimeler tekrara düşerken
Yalvarmamanı çok yerinde bulan bir onay işareti ile vaktidir deyip
Sattım mezarına bedeninin kokuşmuş sevdalı kelimelerini. 
Duydunuz mu?
Can verdi bir katil beni katil ederken. 
Kayalara sataşan çığlıklarımdan dalgalar umut etmeyin artık.
Elinin kiriydim
Pasaklı, ucu yırtık elbiselerimle. 
Çıkardım üzerimden şaşaalı yalnızlığının içine çeken yalanlarını.
Öyle bir beddua doladım ki dilime başıma yıkılacak cehennem sanırım.
Cezası ağır olacak bu terk eylemine kapılıp oynaşmaların. 
Şehirlerin hepsi yıkılacak lanetli gölgelerinde sakladıklarıyla.
Üzerime boşaltacaklar nefretlerini.
Sodom ve Gomora' dan beter olacağım. 
Affı mümkün olmayan günahlarımdan sayarken seni
Kahkahamla inleyecek şeytana ait tüm zaferlerinin utanç verici başarısı.
Yerlere saçılan sancılarımızın son çırpınışında
Oraya buraya çarpmalarında
Soluksuz sığındığımız anlardan anılara düşerken
Sana zemheri bana karakış ise olanlar
Farklı yazılan iki acının ortaklığından
Her gün ölüp ölüp dirilen
Bir koca yenilginin sahibiyiz artık biz.

Sana benden çok yakışan var mıydı? 
Bana senden çok aşk bakan? 

Elvedaya yanaşmayan dilimden sonunu yazarken
Seni inkara zorlayan, benden dışarı salan
Sahipsiz çocuklar gibi kalabalıklar içinde beni arayan gözlerinin akıttığı
Yüreğime taşıp duran
Kabul ettim elvedanı ağlayışından
Sürünerek yüz çeviriyorum. 
Hoşça kal dünyadan. 
Hiç olduk. 
Biliyorum.

19 Ekim 2009 Pazartesi

KIŞ MASALI

Saklarım koynumda yenik düşen sevmemizi.

Yanarım yangın nedensiz büyür.
Hiç şikayet etmeden başa sararak ilk  bakış tazeliğinde
Heyecanımı gizlemeden yürürüm.
Kalbim yuvasından ha uçtu ha uçacak
Kuş telaşında.
Yaşadığımız anlar gibi.
Yanarım yangın nedensiz büyür.
Ünlü "aşk"  ünsüz " aşk" harfleri satın alabileceğim
Elden düşme bir kalbe talip olurken
Devren " kiralık" tabelasını indiririm yürekten.
Sataşırım dili bozuklara
Yolunu kaybetmiş kahramanların ecellerini yazarım.
Yaslarım kendi ölümüme başımı.
İçinden akıtırken zehrini yeniden tutar elimden.

Saklarım koynumda yenik düşen sevmemizi.

13 Ekim 2009 Salı

MUTLU YILLAR FATMA

Ve biter bütün geceler her sabah.

Aman Tanrım bugün benim doğum günüm! Eyvah dememek için kendimi korumaya çalıştığım tüm kelimeler "hiç bir yere kaçamazsın Fatma" diyerek etrafımda salına salına manken edasıyla yürüyorken bu doğum günü çocuğu olma kargaşasından saat on ikiyi vurduğu vakit sıyrıldım sanıyorum. Eyvahlar olsun büyüdüm yerine hoş geldin beni yaşlandıran yeni vakit diyerek bunun herkesler tarafından fark edildiğini bilmenin verdiği o garip, ağır sorumlulukla yarın için endişeler biriktirip olgun bir düşünce oluşturmaya çalışıyorum. Neyyyyyyy (Televizyon izlemeyen biri için orada bir şey görüp bağımlısı olmak ne kadar enteresan bir durum değil mi?) Yemin olsun kanalını hatırlamıyorum ama programın adını biliyorum çok şükür "haneler" :) Tesadüfen izleyip bir dahaki programda "yaban" tiplemesini seyre dalıp gülmek için heyecanlanmaya bile başladım. Hatta bu ara Burhan Çaçanım ben nidalarıyla ortalıkta dolaşırken kendime yeni bir slogan bulmuş oldum. Burhan Çaçanım ben Burhan Çaçan:) Tekrar etmemi yanlış anlamayınız lütfen. Hani gerçekten yaşlanmış bir önceki satırını bile hatırlamıyor. Ve bu yaşlılık işine hazırlamış kendini bu kız diye geçmesin aklınızdan. İşin güzelliği orada zaten. Yani tekrarda:) Şimdi bir yanım geçen günlerin ardından el sallama telaşında bir yanım gelecek için kaygılarıyla boğuşmakta. Buralardan gitmek hevesim de iyice başımın üzerinde kuşlar böcekler eşliğinde gezinip dururken, bir yanımı bu şehre bağlayan, doğumumla başlayan bu serüvenden çıkıp yeni bir hayat kurma isteği ile kaçıp gitmenin de çok kolay olmayacağını bilerek al sana efkarlanmak için bir neden daha diyorum. Yaaaaaaaaaa ne olacak şimdi? Beşiktaş'ı unutabilecek miyim? Merdivenli sokaklarında oynadığım günleri mesela? Ya da bu yakaya geçtiğimizde mahalle arkadaşlarımla ilk tanışma şeklimin kavga ile olduğunu unutup başka bir diyarda sıfırdan başlamak mümkün olur mu? Bu yaşa gelmiş bir ben için sıfır noktasından başlamak imkansız!  Neyse hemen umutsuzluğa kapılıp bu güzel günü ziyan etmeyeyim. Buralardan gideceğim. Güzel evimin bahçesine çiçekler ekeceğim ve bahçeye dadanan (musallat olan) böceklerden şikayetçi olmayacağım. Evimin bahçesinde çardağım olacak elbette ve orada kahvemi yudumlarken umut dolu yazılar yazacağım. Tembellik ettiğim için hayıflanmayacağım üstelik. Sabahları evimin içinden dışarıya yayılan kek kokusuyla yoldan geçenleri baştan çıkarmakta pek bir keyifli olacak :) Radyo dinleyeceğim bir taraftan. Şu sanat müziği parçalarını çalanları yani. Ah ne keyifli. Sıradaki eserimizi X şehrinden bayan X tüm sevdiklerine armağan ediyor diyecek spiker ve ben penceremi aralarken, dışarıdan gelen kuş sesleriyle birleşince radyomda çalan o harika şarkı benim adım huzur olacak. Kimsenin yanına "yâr" olamayan varlığımın bitmeyen gel-gitlerinden sıyrılacağım. Yarınsız hikayelerden, hep bir hayale batırdığım yüreğimin sancılarından, geçip karşıma yanlış yapıyorsun diyerek parmaklarını sallayan Doğrucu Davutlarımdan, ulu orta yerde beni hatalarının ortakları kılanlardan çekip nem varsa kendi parmaklarının gölgesinde yankılansın sesleri deyip gideceğim. Sevgilim demekten yorulmuş bir sevgili bırakıp ardımda ne olurdu şimdi yanımda olsaydı diye düşünmeden yine yalnız bir ben alıp yanıma elveda diyeceğim. Şimdi sadece bir soru kalıyor aklımın köşelerinde peşinden koşturan beni.
Kim bu aşk bilmez?

9 Ekim 2009 Cuma

ESMERDİ ZAMAN

Kapanırdı kapılar yoksulluğa el açan düşlerinde
Her hikayeyi dinlerdi yüreğinden
Karşılıksız suskunluğunu boynuna asıp gezerken
Divane kahramanlar, ayrılıklar sakladığı
Yenik kaleleri vardı şehrinin.
Ucu yakılmış mektuplar elinde
Yeni zamanlarını takas etmek isterdi bazen
Hiç yaşamadığı eskileriyle.
Çocuk hikayelerini severdi.
Mutlu olmak için yazılırdı hepsi.
Mutlu etmek için okunurdu minicik yüreklere.
Esmerdi zaman
Siyaha çalan tüm renkleriyle.
Karşısında dikilip duruyordu
Sualler bitmiyordu
Kendi kuşatmalarını kutlayanlarca yakılan köşelerinde.

8 Ekim 2009 Perşembe

ALAMET—İ FARİKA(M)

Haczediyorum bayım gözlerinizi
Kıvrım kıvrım bakışlarınızla.
Gülüşünüze el koyuyorum üstelik
Sesinizi de alıyorum yanına.
Elleriniz de pek bir benim duruyor.
Ne de aydınlık uzanıyorlar öyle.
Yüzde yüz faiz uyguluyorum efendim
Geri almak için nafile çabalara girmeyiniz diye.
Borçlu kılıyorum sol yanınızı sol yanımda adınızı sevmeye.
Haczediyorum efendim tüm günlerinizi 
Mahmur sabahlarınızı, yıldızlı akşamlarınızı.
Patikalarınızda yürürken çiçek kokularınızı
Vadilerinize taşıyıp, boynuma diziyorum.
Alıyorum elinizden affınıza sığınarak tüm ovalarınızı.
Pembeler salıyorum peşinize, maviler, yeşiller...
Yaseminler açıyor caddelerinizde
Bulanıyorum izniniz olmadan.
Size ait ne varsa haczediyorum biriciğim
Günahını sormadan.

5 Ekim 2009 Pazartesi

NEYDİ AŞK ?

Sadakat göstermekti. Kalabalıklar içine karışıp giderken sadece onun gözlerini aramaktı her yerde. En beter ihanetleri göze alırken yarın umudunu büyütmekti bir taraftan. İmkansız kıldığımız ne varsa  hepsinin mümküne çevrilişini hayretle izlerken keyif almaktı. Yıllarca ezberimizde yer etmiş kelimelerimizin, kök salmış alışkanlıklarımızın kendi rızamızla yok oluşuna alkış tutmaktı hoş geldin derken sevgiliye. Uykulardan onun için uyanmaktı hiç yok yere saplanıp kalan sancılar eşliğinde. Onun için hazırlanmaya başlamaktı biraz da aynı kokuyu onun için sıkmak, saçlarımızı onun için taramak, onun için giyinmeye onun için gülmeye başlamaktı. Karşısında öylece durup kaldığınız anlarda  şefkat dolu bakışlarla kuşatılmaktı tarifsiz bir hazla. Yetersiz hissettiren, ona ulaşmak için " daha iyi bir ben" ortaya çıkarma çabasında  bütün meziyetlerimizi hiçe saymaktı korkusuzca. Elini uzattığında bir cevheri tutacağımızı bilerek heyecana kapılıp  terleyen avucumuzdan utanmaktı bazen. Yaşımız kaç olursa olsun çocuk olmaktı gelişiyle bayram ilan edilen günlerde yaşarken. Savunmasız kalmaktı biraz da herkesin gözü üzerimizde sanma nedenimiz bundandı aslında. Yanında savunmasız olmaktı. Onun gönlünden örülmüş duvarlarla korunuyorduk nasılsa. Hep aklı başında hallerimizi gören dostların "eyvah" nidalarına gülüp geçmekti arsızca. En korkak kılan da oydu en güçlü sandıran da... Aşk hep bir mucizeydi ve bazılarımız için imkansız bir hayale yoldaş olacaktı daima.

18 Eylül 2009 Cuma

KUŞ BAKIŞI AYRILIK

Söz ağızdan çıktı bir kere

Kurşuna dizildim.
En sevdalı cümleler ilmek oldu boynuma
Daldırdım avuçlarımı kendi alevime
Ölüme niyetlendim.
Ya sonra?
Ya sonra?
Büyüdü yangın. Tutuşturdu boynu bükük yalnızlığımı
Binaların tepelerinden kuşbakışı yok oluşumu izledim.

Tırnaklarımı geçirdim toprağın göğsüne
Sarstım inleyen acılarımı.
Dudaklarımı dayadım bahçedeki ağacın köküne
Çıkardım attım varlığımı.

İşte o zaman yanmaya başladım.
Ayak parmaklarımdan yükseliyordu alevler.
Çığlık çığlığa can veren bedenimde
Siliniyordu izler.

Karşımda düğün dernek
Cesedim kaldı orta yerde
Kemiklerimde is kokusu tükürüyor gelip geçenler.
Uyandırmayın beni.

Söz ağızdan çıktı bir kere

17 Eylül 2009 Perşembe

SONSUZ


Yüzünüzde oluşan tebessümü hiç farkında olmadan yaşa karıştıracak bir film "SONSUZ"  Yönetmenliğini Cemal Şan'ın üstlendiği filmin oyuncu kadrosu ise çok iyi oluşturulmuş. Başrollerini İsmail Hacıoğlu, Şevket Çoruh, Ferhat Gündoğdu, Süleyman Turan ve Ayça Bingöl'ün paylaştığı filmde henüz çocuk yaşta  töreleri yüzünden ablasını öldürmeye teşvik edilen Serhan'ın iç acıtan öyküsünü izleyeceksiniz. Hayatın insanlara bazen seçme hakkı vermediğini çaresiz bir buruklukla izlerken gözyaşlarıma engel olamadım. Filmin pazartesi günü yapılan galasına basının ilgisi ve sanat camiasının değerli isimlerinin katılımı çok yüksekti. Filmin sonunda Bülent Ersoy'un şen kahkahasının yerini gözyaşları almıştı. İsmail Hacıoğlu ve Şevket Çoruh'u izlerken hayranlığım biraz daha artarken Ferhat Gündoğdu'nun oyunculuğu filmin her anında içinize işleyecek, duru bir oyunculuk örneğiydi. Yapımcılığını İsmet Gündoğdu'nun üstlendiği, senaryosu Can Sinan imzasını taşıyan, görüntü yönetmenliğini ise Refik Çakar'ın yaptığı film yarın görücüye çıkıyor. Yeni dönemin ilk sinema filmi olan SONSUZ' u izlerken en az benim kadar keyif almanız dileğimle.
Önemli bir hatırlatma: Filmin sonunda Leman Sam'ın o büyüleyen sesinden dinleyeceğiniz şarkının sözleri ise Şevval Sam'ın yüreğinden dökülmüş.

16 Eylül 2009 Çarşamba

SOL YANI YIRTIK ATLAS

Uzundur gece
Sabahı sadakatsiz bir gözde kaybedenler için.

Diğerleri uyurlar en sevdikleri düşleriyle
Yastıkları rahatsız etmez.
Çarşafları kayıp durmaz bedenlerinin altından.
Ne koyun saymaya ihtiyaçları vardır ne kuzu
Uyurlar mışıl mışıl.
Bizim gibileri de dolanıp dururlar paranoyalarının güçlü sesinde
Etrafı saran kuvvet-i belanın şefkatli kollarında
Çekinme buyur gel ederler azılı yalnızlıklarını.
Aman efendim ne iyi ettiniz
Bugün de beraberiz eşliğinde bir hatır kahvesi yudumlarız.
Sabahın canı cehenneme dostum
Geceden mübarek vakit mi var?
Bu gece ki içimde yangınlar
Zehrini içtiğim dudaklardan hatıralarımı taşırlar.
Vebali büyük.
Zor yoldaş etrafındakiler büsbütün.
Diğerleri uyurlar.
Tatlı düşlerinin o doyulmaz o inanılmaz hafifliğinde
Biricik saydıkları neleri varsa artık
Ya yanı başında ya yarın kavuşma umudunda
Tıraş olur adam saçlarını tarar kadın.
Sabah mutlu uyanırlar. Hele de bir çift ise onlar.
Kahvaltılar edilir
Şöyle ballı kaymaklı, yumurtası kıvamda.
Aydınlığı da boldur günün. 
Yok isterse kış olsun.
Güneş hiç batmaz onlara.
Zat-ı hallerini çok sevdim ama
Daha fazla yazıp ne onları rahatsız edelim
Ne de küstürelim yarenimiz geceyi.
Yıldızları var gururlu, başı dik.
Sessizliği en benim diyeni iki büklüm eder.
Her yerde her an korkarsın da
Geceysen, geceyleysen vur patlasın çal oynasın.
Korkulur mu?
Uyanırım diye düşlerimden kaygın yoktur.
Çok sevdiğin yastığın yoktur.
Çarşafın haindir bilirsin ve bu çok da mühim değildir.
Kahvaltıları unutalı yıllar olmuştur.
Hafızan maden işçilerin tarafından oyulmuştur bir güzel.
Gözlerinde başa sarıp duran ellerini havada bırakan bir gidiş
Küfür kıyamet her yudumunda.
Tünelin sonundaki ışığı görmek için miyopunu yormanın da gereği yoktur.
Tünel yıkılmıştır.
Konu kapanmıştır.

13 Eylül 2009 Pazar

DİLİ TUTUKLU

Ne zaman koyulsam yola bir adımım diğerinden ürkek, kaygılı.
Nereye gideceğimi bilerek çıktığım yollardan
Geri dönüşlerde ya da ilk gördüğüm sapakta
Elini uzatanların tutup elinden
Yola devam edişlerde buluyorum kendimi.
Kimine gülüp geçerken kimine ağlamalara doyamadığım hatıraların,
Akla düşüveren can yakmaların,
Bugünler için kurulmuş hayallerin
Olanaksızlığında kaybolup gidiyorum.
Çok sevdiğim.
Anlamını anlatmak için çırpındığım adamın adı bile silinip giderken
Ben gecenin gelişiyle tekrar ertesi gün hangi yola
Hangi saçma, hangi gerekli bahanelerle çıkacağımın planlarını yaparken
Uyumak istiyorum.
Sevgili yüzünde saklı hayallerle buluşmak için
Yattığım uykularda kabusun içinde bulunca kendimi 
Uyumaktan vazgeçtiğim gecelere eşlik eder oldum.
Ey sevgili!
Senin aralık kapından esen rüzgarın şiddetinden sarsılıyor kilitli kapım.
Camlarım kırılacak sanıyorum.
Nereye kaçacağımı bilemeden tanrıya sığınıp dualar ediyorum.
Lütfen diye. "Lütfen dinsin bu rüzgar."
Sevgilinin kapısı aralık bütün aşklara
Oynaşmalara, sarılıp uyuduğu başkalaşmalara.
İşte bu zorluyor evimin kapısını.
Şiddeti eziyor geçiyor evrendeki her şeyi
Biri vuruyor camıma, bakamıyorum korkudan.
Canımı yakarsın git buradan demeye bile dilim varmıyor.
Şimdi yaralanmakla meşgulüm yeter artık.
Ne bu rüzgara dayanacak kadar güçlü
Ne de sana bakacak kadar istekliyim ben.
Bitsin sevda yolculuğu.
Bu limana demirleyelim bir müddet.
Yalnız kalmak endişesiyle kaybolup gitmektense
Gitgide gücünü kaybeden rüzgarın uğultusunda saklanalım biraz.
Sen! Gözlerini üzerime diken adam.
Gelecek vadediyorsun bakışınla, ısrarla kapımı vuruşunla.
Küçücük düşlerinde büyütüyorsun biricik saydığın sevmemi.
Oysa ne çok kabuk var görmediğin.
Görme diye sustuğumu bilmeni istemediğim.
Kısık gözlerinden yansıyan,
Beni al isteğinden bir haber duruşumun zorladığı
Yara bere dolu bir yüreğin sahibiyim ben.
Elini her uzattığında
Ilık bir İstanbul akşamının eşlik ettiği
Kelimelerini beslerken koca yüreğinle
Susmak istiyorum uzun uzun.
Bırak suskunu olayım ben bu sevdanın.
Kelimelerden yoruldum.