1 Temmuz 2014 Salı

BİZİ ATEŞE VERİP ISINAN ADAM

Varsın benden Kabil diye bahsetsin tarih boyunca umutlarım.
Varsın kargalar bile gülsün halime.

Sen beni bağışladın ya ele
El eline.




13 Şubat 2014 Perşembe

SAHİPSİZ KELİMELER

Şimdi amansız bir rüzgar dağıtsın kanatlarımı bıraktım bedenimi boşluğa.
İliklerinde can bulsun matemim.
Kaldırsan gözlerini karadan açsan pembeye neye yarar?
Yeşil soğuk  kuytuda.
Bütün zarafetini,  neşesini, hevesini yitirdi varlığın.
Gücün sınanmaz artık dudağının kıyısında.
Sen kokan kavuşmaların, sen bakan aşkların, 
Sen atan kalplerin  kainatında oynadı yerinden taşlar.
Üflendi Sur' a.
 
İlmek ilmek çözüldü saçlarım. Kaydı gökteki son yıldız.
Kederi kadere yoldaş eyledin.
Sustu sana varan kelimeler, göğüs kafesinde uçuştu kuşlar.
Ne bir ah. 
Ne bir of. 
Sensizliğe açıldı kapılar. 
Eğdim başımı geçtim.
Ardımdan baksan  neye yarar?

Sahipsiz kelimeler dökülmüş orta yere.
Senin gibi.
Eksik.
Yarım kalsın bu şiir de.


13 Ocak 2014 Pazartesi

UYDURUKÇU PRENSES

Ülkemin içinden çıkılmaz halleri, sene sonu partileri, masa üzerinde bekleşip duran kitaplar, yarım kalmış satırlar .Uzun lafın kısası umutsuzluğumun tavan yapması için gerekli tüm malzeme elimde var. Hep bir yerden başka bir yere koşturma telaşı, A şehrinden B şehrine yapılan yolculuklar, C şehrine uğrayıp tekrar A şehrine geri dönmeler. Ne kadar hızlı gidersen git aynı trafikte yol aldığımız için istenilen noktaya aslında birbirine eş zamanlarda varmalar. Hep birilerinin birilerine öykünerek, bazen sürtünerek, bazen de birilerinin başka birileri yüzünden sürünerek geçirdiği zamanlar. Hiç okumadığı kitapların kutsallaştırılmış kahramanlarının adını geçirip üstüne  orta yerde kendince gizli kaçak aşk oyunları oynayanlar. Özünde varmış yerine özü yokmuş( burada  y harfi yerine isteyen b getirebilir)  diye noktalanan cümleler. Mutlu mesut hayaller kurarken  en sevgili saydığının birden sandığın adam/kadın olmadığını çok gereksiz bir sızıyla öğrenmeler. İdeallerine ulaşmak için çıktığın yolda defalarca düşüp düşüp kalkmalar. Yara bere içindeyken bile gülümseyebildiğin için mutlu olmalar. Bir yokluktan mucizevi bir şekilde bolluğa, berekete uyanma hayalleri. Hiç haklı çıkmasını istemediğiniz ellerin, yakınların, arada derede kalanların can sıkan haklılıkları. Tükürdüm sana hayat, hadi oradan diyerekten çektiğin kılıcın parlayan ucuna bakıp, kim bileyip duruyor seni diye sormalarda bulmak kendini. Hangi şarkıyı dinlesen kafi derecede bir sızıyla yok benim gözüme çöp kaçtı yalanını söylediğin için dudağında oluşan kıvrıma teşekkür etmeler. Eşi dostu en anlayışlı halleriyle (!) olur böyle derken bulmalar.
Başka vakitlerde seni duymayan, görmeyen o kalabalık nüfusun meğer ne kadar iyi duyduğunu, ne kadar iyi gördüğünü ha ağladın ha ağlayacaksın diye seyre daldıklarında anlamak mağdurluğu gururuna yediremeyen yüreğine ağır gelir. Zeynep'in dediği gibi çay içmek gerek böyle vakitlerde. Bir çay mutlaka iyi gelir. Hem çaysız Zeynep, Zeynepsiz çay olur mu hiç? Bir gülümseme filizlenir dudağının kenarında, bir ışık yanar gözlerinde, mutlu bir türkü mırıldanırsın belki de.
Uyduruktan bir masalda uyduruktan bir prens uydurukçu prensese yarınlar dolu şarkılar söylemiş kime ne? Kime ne ha bitti ha bitecek diye beklerken  hüznün  bin beteri çalmış kapımı? Kime ne, yakmış canımı? Kime ne, ölü gibi dolaşıp duruyorsam ortalıkta? Şehrin bütün sokaklarını kirleten bir ihanetin baş kahramanıysam kime ne? En sevdiğim şairlerin şiirlerini fısıldıyormuş onların kulaklarına, bana ne?
O varken çiy düşerdi dallarıma şimdi üzerime düşen her damla kırağı oluyor. Ve gelin görün ki nasıl da görkemli duruyor yokluğum, yokluğunun yanında.

18 Aralık 2013 Çarşamba

FESLEĞEN

 Fesleğen aramıştık birlikte civardaki bütün çiçekçilerde. Yoktu. Son demleri artık demişti uğradığımız yerlerden birindeki çiçekçi. Neyse dedim sonra alırız biz de mevsimi gelince, tekrar ısınınca ortalık, ılık ılık rüzgarlar esince. Tuttu elimden yürüdük. Yine boş kalmıştı pembeli saksımız. İçine fişlerini, faturalarını biriktirmeye devam edecekti. Hem fesleğeni olmasa ne olur, çiçeksiz kalsa ne olur ki ? Her baktığımda seni hatırlıyorum zaten derken o tebessüm edip sarılmıştık huzurla.
Hatırımın arasına dağılıp duruyor eyvahlarım. Hatıralarım arasından silinip gidiyor bakışları. Ürkek bir inkar, sessiz bir ah kaplıyor içimi. Hep aynı güne geri dönüyorum. Saksılar kırılıyor, çiçekler soluyor, bırakın fesleğeni ot bitmiyor yeryüzünde. Yüzünde yabancı bir gülümseme, sesi de değişmiş üstelik koynunda bin günah. Uyuşmuş, uyuşturulmuş artık ne zıkkımsa gık bile çıkaramayan bir ben. Bende bir kalp var mı, atar mı, bağırır mı, ağlar mı, ağlasa susar mı, gönlünün tükürdüğü yerden alsam işe yarar mı, biri şu uğultunun sesini kısar mı, biri bana bir iyilik yapıp çığlığı basar mı?
Süt içmeyi seviyorduk, rakı içmeyi de. En sevgili restoranlar listemiz vardı elbette. Hem bizim gibi bir çift daha yoktu. O kadar aşık o kadar uyumlu. Evet çok kavga ederdik, hatta kavga demek az bile kalır. Öyle bir yakardık ki birbirimizin canını, öyle bir yeter be derdik ki kıyamet kopuyor sanırdınız. Sonra sarılırdık, sakın gitme derdik birbirimize. Dışarda insanlar kötü derdik, hem dayanabilir miydik, birbirimizi elde görünce? Tövbe ederdik hemen, Allah korusun susalım derdik. Dedikodu ederdik biraz tamam bazen çokça ama hep bizdik yine konumuz. Ne işimiz olurdu ki onunla bununla. Hep kendimizleydi kavgamız da barışımız da. Bulmaca çözerdim ben hafta sonu kahvaltılarından sonra, garip garip uzanırdım koltuğa ya kolum uyuşurdu ya bacağım. Kalkıp masada oturayım güzel güzel çözeyim derdim yoktu. Tek derdim onun karşısında olmaktı. Hemen karşı koltukta, gazetesine minder fırlatayım, bir koşu gel beni öp diyeyim, kahvemizi yudumlayalım diye sonra.
Garip bir rüyaydı. O sabah  uyandığımda içimde hissettiğim acının, boşluğun, huzursuzluğun tarifi yok. Bir şey olmuştu bana, sanki akşam başını yastığa koyan ben başkaydı sabah uyanan ben başka. Hareketlerim yavaşlamıştı ve elimde değildi hiçbir şey kontrolüm başkasının elindeydi sanki. Ne oluyordu bana böyle, bu huzursuzluk nedendi? Altı üstü saçma sapan bir rüya görmüştüm. Sesi o gün onun sesi değildi. Ona aşkım diyen ben değildim. Beni özleyen o değildi. Ona koşan ben değildim. Hani gün hayırlıdır ya geceden, hani öyle derler ya ben bir kabusa uyanmıştım ve gün bitmiyordu inatla.
Nazlı nazlı hasta olurum ben. Hoş biz kızlar hep nazlıyızdır ya aslında. Ben bir fena olurum. Canım çok yanar. O bana  bakardı. Bakamayacak kadar uzağımdaysa dua ederdi, arardı. Ah benim güzel aşkım, kıyamam, benim canım acısın sana bir şey olmasın derdi. Güzel laflar ederdi. Güzel güzel severdi. Bana ait sözleri, gözleri, elleri vardı. Ben yokken hep çok özlerdi. Çabuk gel derdi. Bir daha hiç ayrı kalmayalım, bir daha hiç derdi. Özeldi.
Derin, tarifsiz uğultudan başka bir şey duyamıyordum. Birden bir kadın devrildi üstüme, anlayamadım kimdi, neydi, neredeydim? Sonra diğerleri. Sonra yazılar belirdi, sonra başka başka sesler. Anlamıyordum. Beynim yoktu benim. Kulaklarıma birden ne olduysa olmuştu. Ellerim tutmuyor, ayaklarım yürümüyordu. Sürekli üzerime birileri devriliyordu. Nefes alamıyordum. Artık nefes alamıyordum. Sanırım artık yaşamıyordum. Ölmüştüm ve cehenneme düşmüştüm.
Fesleğen  (Ocimum basilicum), ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından tek yıllık ve genellikle ılıman bölgelerde yetişen bir bitki türü. Yemeklerde kullanılmak üzere tarımı yapılan fesleğenin kökeni Asya'nın dönenceler  arasında kalan bölgelerine dayansa da, günümüzde yeryüzünün öteki ılıman bölgelerine de yayılmıştır. Soğuğa karşı çok duyarlı olan fesleğen bitkisi, en çok sıcak ve kuru ortamları sever. Fesleğen bitkisi, bir yerli Anadolu bitkisi değildir. Anavatanı olan İran dolaylarından gelmiştir. Akşamları açıkta yenilen yemeklerde masaların fesleğen ile süslenmesi, bebeklerin yanına fesleğen konulması, yaz aylarında evlerin açık camlarının önünde fesleğen saksılarının olmasının sebebi fesleğenin yaydığı güzel kokunun yanında sinekleri kovucu özelliği olmasıdır.(Kaynak/Vikipedi)
Artık beni tanıyıp da bilmeyen yoktur. Simit canavarıyım ben. Öyle canım çeker ki her gün üç öğün beş vakit yesem bıkmam. O cinsten yani. Simit olurdu bütün kahvaltılarımızda. Uzun uzun sohbetlerimize eşlik ederdi. Ortalığa kokusu yayılırdı. Onun kokusuyla birleşince susardım. Bakardım öylece. Niçin öyle baktın derdi. Gülerdim. Duamdı o benim. Duama şükrederdim.
Aylar geçti. Biliyorum yıllar da geçecek. Gülümsüyorum. Bazen kahkahalar bile atıyorum. Bazen çok acıyor içimde bir yer ama ne yalan diyeyim katlanabiliyorum. Uğultular seyrekleşti. Çok azaldı demek daha doğru olur. Kabullenme kısmında sıkıntım olmasa (ki bu konuda çok yol aldım belirtmekte fayda var) daha iyi olacağımı da biliyorum. Hep bir kıyas hali oluyor insanda, zaaf işte. Ne alakası var diyorum sonra.  O fırlatıp attı diye kıymetsiz değil ki gözlerindeki ışık.
Üzüntüden iki büklüm olmakta bizim için sevinçten göklerde uçmakta. Yaralanmakta bizim için yaraları sarmakta.
Derin kederleri yazarken kelimeleri acemileştiriyormuş insan. Ve dün bir arkadaşım Allah'a emanet ol dedi. Ardından ekledi. Biliyor musun? Allah'a emanet ol dersen sevdiğine onu görmeden ölmezmişsin dedi. Allah'a emanet ettiklerinizin ihanetine maruz kalmamanız dileğimle.





10 Aralık 2013 Salı

İKİ YARINSIZ

Hayat akıp gider.
Yine camından aynı manzaraya bakar,
Okuyamadığın plakalarında yoldan geçen arabaların 
Yolculularının yolculuklarıyla hayallere dalarsın.
Yine yüreğinin üstünde tamtam dansı yapar karıncalar.
Hadi çekilin gidin yuvanıza dersin.
Yuvaları yok biri yüzüne bakar.
Ağlanacak haline gülüyor bunlar derken oturur gülersin.
Sen de ağlayamazsın.
Bir gece gelir şehre bir türlü gitmek bilmez.
Dünyanın hangi köşesi burası diye sersem sepelek düşünürken 
Belalı gerçek geçer karşına, bu akıl almaz unutmalarının hesabını sormak için.
Elin boynuna varır. Boynunda asılı duran matemin parlar aynada.
Hadi git koş ona derken içinden bir ses, diğeri otur olduğun yerde diye yapışır yakana.
Kelimeler tarih boyunca böyle anlarda lüzumsuz görülmüşlerdir aslında.
Ne yazsan eksik kalır ne söylesen izahsız.
Hiç tanımadığın adamlara/kadınlara en sevdiğin türküyü mırıldansan ne yazar?
Ne anlar anlatmak istediğinden?
Sen onca zaman biriktirdiğin her şeyi
Bir çırpıda el eline versen, al hayrını gör desen kıymet mi bilirler sanıyorsun?
Daha da vahimi mutlu mu olursun zannediyorsun?
Böyle beğenmedin mi? 
Yine karşılaşsak, yine aynı olsa sokaklar.
Yine aynı kalabalıkta birbirimize gülümserken bulsak birbirimizi.
İşte karıncalardan daha vahim olan yerde olmak diye buna denir değil mi?
Hiç bitmiyor bu sonbahar hep bir kışa hazırlık telaşı.
Trafik her geçen gün daha da sorun.
Bazen alıp başımı gitmek istiyorum.
Gülüşünün kıyısından, bakışının doğuşundan başka bir yere.
Ellerinden çok çok uzağa.
Koyu koyu sevda hikayeleri dinliyorum bu sıralar.
Mucizeler, yarım kaldı zannedilirken tekrar tekrar başlayan sonsuz aşklar.
Hepsinde ayrı taşıyor gözlerimden okyanuslar.
Sonra süslen püslen işte.
Sigaramı alıyorum yanıma, çantamda gazı bitmiş bir çakmak.
Ve elbette en güçlü gülümseyişim.
Bazen bütün şehir uykuda sanıyorum.
Bazen de bir tek ikimiz uyanıkmışız gibi hissediyorum.
O zaman bir sigara daha  yakıyorum. Seninle birlikte içiyoruz.
Adı sanı belli kendileri yok çocuklarımız.
Davetlileri hazır gelinsiz/damatsız nikah salonumuz.
Kadehleri kırık bir şişe şarabımız.
İki yarınsız.

23 Kasım 2013 Cumartesi

SEMENDER

Yüzünün sol kıvrımı.

Sessizce vedalaştık.
Eskimiş bir gözyaşının tadıyla yutkundu adını.
Bir sürü kadından, bir sürü sesten, bir sürü nefesten ayrıldık.
Gözlerine sinmiş ihanetten, artık içinde kalamayan yenden ayrıldık.

Yüzünün sol kıvrımı.

Sessizce vedalaştık.
Doğruldu olduğu yerden Semender, suya attı kendini.
Bir aşktan, bin yalandan, bir hayattan ayrıldık.
Sözlerine sinmiş ihanetten, içinden çıkılamayan kinden ayrıldık.

Yüzünün sol kıvrımı

Sessizce vedalaştık.
Kapattı sana varan yolları aydınlatan ışıkları.
Yarım kalan bahardan, sonu yok  bir ayazdan, yarınsız günden ayrıldık.
Ellerine sinmiş ihanetten, içinde kördüğüm, kalpten ayrıldık.

Yüzünün sol kıvrımı.

Sessizce vedalaştık.
Yumdu gözlerini kahrından boyun eğerken, kırıldı bütün sevmeler.
Postasız bir mektuptan, açılmaz kapılardan, evde yok aşktan ayrıldık.
Adına yazılmış yokluktan, yarına çalınmış karadan, içindeki buzdan ayrıldık.

Yüzünün sol kıvrımı.

Sessizce vedalaştık.
Tükürdü yutkunduğu ölümleri, can buldu gidenler.
Yazılmamış hayalden, sonu yok bitişlerden, kavgasız günden ayrıldık.
Güvenilmez sözünden, övünülmez gücünden, çalınmış gönlünden ayrıldık.

Yüzünün sol kıvrımı.

Sessizce vedalaştık.
Kıyamet değdi yaşama, üfledi sura melekler.
Sorgusuz aldanıştan, lüzumsuz bir atıştan, kahpe bir kaçıştan ayrıldık.
Tarifi yok o bakış, gitme kal diye yakarış, ömrüne adanmış ömürden ayrıldık.

Yüzünün sol kıvrımı.



13 Eylül 2013 Cuma

O YOKKEN

Yıkadım yüzümü arındım gülümsemesinden.
Kalmadı avuçlarımda ellerinin kokusu.

Sitem etmedim hiç korkmadım geceleri uyurken.
En sevdiği elbiselerimden vazgeçmedim.
Yaralanmadım sürekli sakarlık yapardım ya yok hiç sakarlıkta yapmadım.
Hayranı olduğum varlığından ayrılınca yok üzülmedim, yanmadım.
Başka kadınlar sevmiştir onu şimdi,
Unutmuştur çoktan beni diye düşünüp hiç sızlanmadım.
Gezdim tozdum. Her geçeni o sanmadım.
Bizim de şarkılarımız vardı. Tüm aşıklar gibi,
Yok hiçbirini dinlemedim. Adını sayıklamadım.

Yıkadım yüzümü arındım gülümsemesinden.
Kalmadı avuçlarımda ellerinin kokusu.

Bu şehir, bu evler, bu caddeler böyle boştu hep
O gitti diye boşaldı sanmadım.
Sessizdi zaten sokaklar. Hep böyle eserdi rüzgar.
O gitti diye değil bu ara neyim var bilmiyorum. Bir türlü ısınamadım.
Yok daha fazla içmiyorum sigarayı uykusuzluğum ondan değil.
Ne olacak ki hem bittiyse gidip başka birini sevdiyse?
Yeni bir aşk diledim kendime aşk dedim sadece
İlla o olsun diye tutturmadım. Fotoğraflarımıza bakmadım.
Çıkıp gitmiş yüreğimde. Kalmamış ona dair zerrem.
Hatırlamaya çalıştım. Yok hatırlayamadım.
En sevdiği yemeği yapıp yapıp çöpe atmadım.
Anneme kızmadım onu sorduğunda, komşulara sataşmadım.

Yıkadım yüzümü arındım gülümsemesinden.
Kalmadı avuçlarımda ellerinin kokusu.

Yine en güzeli bendeydi gülümsemenin.
En sevgili kelimeler bendeydi. Adını ben anardım ya öyle ölesiye
Yok bu defa anmadım.
Hep bir umutla acaba o mu geldi diye kapılara koşmadım.
Pencereden ona bakmadım. Ona el sallamadım her gidenin ardından.
Ona açmadım kollarımı.
Onun gözleri nereye, kime bakıyor diye hiç sormadım.
Pabuçlarını bile özlemedim. Yok kalmadı hatırımda beyaz gömleği.
Ne yer, ne içer, neye güler, neye ağlardı?
Çok zorladım ama yok bulamadım.
Hayır hiç saymadım kaç gün geçtiğini. Her saati bin yıl sanmadım.
Yüzüme her bakanın gördüğü gibi hiç ama hiç ağlamadım.
Yok ben bu şiiri ona yazmadım.

Yıkadım yüzümü arındım gülümsemesinden.
Kalmadı avuçlarımda ellerinin kokusu.


27 Temmuz 2013 Cumartesi

SEVDİĞİM SEVGİLİM OLUR MUSUN?

Cesaretim şaha kalkıp çekmişken ayrılığa kılıcını
Salya sümük sen diye dualarıma aminlerim yerini bulsun diye
Gecenin gözlerinden taşar azgın sular.

Gel.
Gitme.

Bir çırpıda onlarca sineğe kafa tutan ben sen olmazsan yenilirim onlara
Biri yeter canımı okumaya.
Hem gidersen ders falan çalışamam ben kitap okuyamam.
Çok sevdiğim pabuçlarıma bakıp  "kim bugün bizimle gelmek ister " diye konuşamam.
Saçlarımı taramak gelmez içimden.
Koca bir bardak sütü mutlulukla yudumlayamam.
Memleketimin ağzı ile konuşup oyunlar türetemem. 
Uyuyamam.
İçimden gelmez ki çocuklar gibi uçurtma hayalleri kurmak sen olmazsan.
Küsmenin bir anlamı olmaz.
Barışmak nedir kimse anlatamaz.
Koşa koşa boynuna sarılmak, 
Rengarenk balonlarla dünyaya kafa tutmak olmaz ki sen olmazsan.
Heyecanla bir kelimeden diğerine 
Tamamlayamadan cümleleri sana bakıp gülümseyemem ki o zaman.

Biliyorsun değil mi?
Ürkeğim aslında ben, korkağım, pısırığım hatta.
Seni kaybetme korkusu sarınca hırçınım, bıkkınım, bitkinim.
Koca dünya küçülür, minnacık kalır. 
Ufalır, ufalanır ellerinden ayrılınca avuçlarım.
Bastığım her yer adına bir ağıt yakar.
Çekilir damarlarım.
Mahallenin bütün çocukları üzülür sen gidersen.
Onlar da bir daha top oynamaz, ip atlamaz kızlar.
Aşıklar geçmez sokağımızdan.
Yeni diktiğim çiçekler solar.
İyileşmez ki hastalar.
Hem gidersen sana aşkım diyemem ki.
Hiç söyleyemem ki.
Sarılamam ki.
Hep özlerim seni ama anlatamam ki.

Gel.
Gitme.

26 Temmuz 2013 Cuma

YOL

Tesellisi bir çocuğun bakışlarında gizlidir.
Dayan der sabret bitecek.
Biter.
Biter elbet.
Bazen düz bazen yokuş 
Everest'e çıkıp Ganj'ı seyrettiğim de  olmuştur
Ganj'dan Everest'e bakıp hadi be sen de dediğim de
İnanmazsınız siz.
Ben de inanmanız için ısrar etmem.
Öyle karşıma çıkan ilk tümsekten korkup kaçmak bana göre değil.
Her bulduğum düzlüğe yayılmak da
Lakin arada bir yer var ki sormayın
Başa bela, serseri, biraz da ukala
Ben orayı hiç  sevmem yazacağım hatta yazdım gitti.
Sırf gıcıklığımdan mı, içimdeki fırtınadan mı bilinmez
Bir yanım da seviyorum diyor.
Laf aramızda bu seviyorum kelimesi öyle söylendiği gibi masum ve sevilesi değil.
Bence suçlu o 
Oh ne güzel oldu
Sayın sanık sevgi, müvekkilimin ruhsal dengesini...
Neler yazıyorum böyle?
Konumuza geri dönelim
Nerede kalmıştık?
Ha tamam yol diyordum
Yol, yolculuk, yoldan çıkmış, kaza, trafik falan işte
Yok olmadı böyle çocuk mu kandırıyorum?
Soru işareti kullanmak için bahane mi arıyorum?
İhtiyacım olan şey tam olarak bir nokta olabilir.
Biraz uzun bir cümle kurup aklıma geleni yazayım
Kime ne?
Sene 1950'ler sayıyorum.
En azından o dönemde yaşadığımı hayal edip yazıyorum ve pek güzel oluyor.
En sevgili şairler listemde Cemal Süreya var.
Söylemeden geçemeyeceğim
Hele o şiiri yok mu o şiiri "Üvercinka" bir kuru harika yetmiyor anlatmaya
Nokta da kalmıştım. Daha doğrusu bir nokta işimi görür sanırım sanrısında.
Yok yetmez biliyorum.
Bütün noktalama işaretlerini kullanmak istiyorum.



24 Temmuz 2013 Çarşamba

BENİ SEV BENİ KORU BENİ ÖZLE

Kırıp dağıtan her kelimenle bir daha doğrulmamak üzere döküldüm.
Sayfa sayfa yaktın sana uzayan yollara kurduğum köprüleri.
Ne derin nefes alışlar ne diş sıkmalar kâr etmedi.
Sen koşar adım kaçarken ölüm bahçesine papatyaların
Ben yalınayak, suskun, sadece ağladım.
O kahrolası balkondan odama koşmak istiyordum.
Kahve içmek istiyordum. Sadece kahve, sade bir kahve.
Şu gürültüyü kesin diye bağırmak istiyordum.
Söylediklerini unutmak.
Gülmek istiyordum. Şaka yaptı. Şakaydı diye kendimi kandırmak.
Tekrar hayaller kurmak istiyordum. Seninle beni ayırmamak.
Olmadı. Sadece ağladım.
Kederiydin artık gözlerimin.
Faydası yoktu duymasaydım keşke keşke duymasaydım diye dua etmenin.
Balkondan odaya geçişim Kavimler Göçü gibi uzun, gürültülü, sancılı.
Yaralı, mezarsız. Bin sen kattım önüme, bin sen öldürdüm, bin sen ortalıkta, bin sana dövündüm.
Kokunu böyle mi hatırlayacaktım?
Sadece ağladım.



22 Temmuz 2013 Pazartesi

İNTİHAR SÜSÜ VERİLMİŞ "CİNAYET"

Koş!
Pencerenden yürek üstü düştü sevdiğin.
Otuzuncu kattan.
Ve bir mucize olmadı.



21 Temmuz 2013 Pazar

BOŞ BİR SOKAK YÜREĞİM KÖPEK SESLERİ KULAĞIMDA


Işıklar kapanınca çıplak ayaklı serserilerden başka kimse kalmıyor sokaklarda.
Gürültülerine anlam vermek zor.

Adını fısıldadıkları an  her şey değişiyor.
Benim sandığım her uzvum biraz daha senleşip büyüyor gözlerimin önünde.
Aşk ırak memleketler gibi hayalleştikçe
Hakimiyetin artıyor.

Konu komşu ölmüş gibi uyuyor.
Kapısını çalacak kimse yok.
Horultularını duysam rahatlayacağım belki
Ama dedim ya ölüm sessizliğinde rüyalar görüyor olmalılar. 
Hiç sesleri çıkmıyor.

Bir tek çıplak ayaklı serseriler var sokaklarda.
Aman vermiyorlar gözlerimi kapatmama.
Başka vakit yokmuş gibi hep bu saatlerde geliyorlar.
Uğul uğul sarhoş şarkıları mırıldanıp alaycı gülüşlerle oynuyorlar.

Aman  ne komik değil mi bu sancı?

Fidan bakkal kepengini indirmemiş dükkanın.
Bu gece bir terslik var belli.
Bastırıp duran sıcağa karşın tek dal kıpırdamıyor ağaçlarda.
Oysa  fırtına olacağını dinledim akşam haberlerinde.
Yanlış mı hatırlıyorum?
 İstanbul'dan bahsetmiyor muydu yoksa?
Hem beynimi kemirip duran bu sesler ne zaman kesilecek?
Şu çıplak ayaklı serserilerin benden istedikleri ne?
Neden buradalar?
Neden evimin önünde eğlenip duruyorlar?

Karanlığa çekiyor gülüşleri beni.
Onlardan bir parçaymışım gibi ellerini uzatıyorlar.
Senden hatıra kırık bir toka, renkleri solgun birkaç fotoğraf
Gizli saklı çekmecelerinden çıkmak için çırpınıyor.

Yazık! Bu sessizliğe, bunca hoyrat harcanmış aşka
Yerle bir olduktan sonra hükmetmeye çalışan adımlara.
Yazık sen gittikten sonra bizi bir araya getirmeye çalışan duaya.
Bu  gece bekçiliğine soyunan hayallere yoldaş olan
Penceremin önüne saklanmış adamlara.

Gözlerimi asıyorum gittiğin yolun sonuna.
Serseriler çığlık çığlığa bağrışmaya başlıyorlar.
Yıkılıyor evler çıkardıkları gürültüden. 
Ağaçlar devriliyor. 
Denizler taşıyor amansız.
Son buluyor her şey bu imkansız sevda da.

23 Nisan 2013 Salı

MATEMATİK NEFRET OLSUN SANA

Aynaya baktım.
Yorgun.
Mevsim değişikliği mahvediyor saçlarımı.
Fırça görmemiş eski usul beton zeminler gibi yüreğime eşlik ediyor sanki
Ve bir  Ahmet Kaya şarkısı dinlemek şart oluyor böyle anlarda.

Tırnaklarımı ne zaman yedim hatırlamıyorum.
Sebep neydi? Bilmiyorum.
Midemi bulandırıyor yutkunduğum.
Banyoya koştum.
Solgun.
Nasıl geldim buraya, nereye gidiyorum?
Hatırlamaya çalıştım.
Suskun.

En sevgili gülüşümü ister misin çocuk?
Hiçbir boka yaramaz artık biliyorum.
Of yine neler saçmalıyorum?
Al senin olsun diyorum.
Ben başka gülüşler gördüm.
Bıkkın.

Bu saatte trafik mi olur?
Bu saatte ihanet mi olur?
Bu saatte insan unutur mu?
Bu saatte bir iş var.
Böyle ton ton böyle dünya yükü, yüreğe vurulur mu?

Bahar bir zemheri bakışla, bir yalanla soluyor.
Kara, yoksul, avuntusuz.
Kimsesizliğin koynunda zavallı bir güçlüyüm ben serzenişiyle
Sadece ona has bir iklimde kurban ediyor iyiye dair ne varsa işte

Heyt uleyn kaldırın şu arabaları kaldırımlardan.
Caddeleri boşaltın.
Bir ağıt yaktım yerin yedi kat altına.
Ölüleri rahat bırakın.
34 sağa çek, sağa çek!
Ehliyet, ruhsat lütfen. Üfleyin Fatma Hanım. Arabadan inin.
Bittim!

Kaç ay oldu hâlâ öğrenemedin şu dil bilgisi işini diyecek şimdi Ali hocam
Kaç yıl geçti sevilmeyi öğrenemedim diye cevap vereceğim bir çırpıda
Şaşırıp kalacak.
Oysa yeteneksizim ben bütün hocalarım.
Kusura bakmayın hep yetenekli numarası yaptım.
Özrüm kabahatimden büyük olur hep
İşte anlatım bozukluğunun hası.
Ne çatı uyumu var. Ne edebiyata dair bir kaygı.

Sevgilim, papatyalar diyorum.
Papatyalar alır mısın bana?








25 Temmuz 2012 Çarşamba

SEN BANA MEKTUPLAR YAZ

Sen bana mektuplar yaz.
Pırıl pırıl baksın gözlerin.
Bi’ koşu bakkala gidip geldiğim çocukluğum gibi.
Huzurla dolsun yüreğim.


Sen bana mektuplar yaz.
Kimse görmeden gizli gizli.
Aramızda olanı biteni mahşere saklar gibi.
Gözlerini kapatıp sev beni.


Sen bana mektuplar yaz.
Anlat uzun uzun bensiz başından geçenleri.
Mevsimler değişirken solan/açan  çiçekleri.
Yeni evini, evinin içinde düşlerini.


Sen bana mektuplar yaz.
Eski filmlerdeki gibi.
Küsmeden yaşamak nedir öğreneyim diye
Sabırla sevmekten vazgeçme beni.


Sen bana mektuplar yaz.
Yaz güneşim.
Kıpır kıpır yüreğim eşlik etsin sana.
Boynumda hep bu deli sevda.


Sen bana mektuplar yaz.
Sabah ayazında, öğle sıcağında.
Aynı geceyle teslim olurken yalnızlığa.
Uyumadan önce usulca.


Sen bana mektuplar yaz.
Zile basıp kaçan bir çocuğun  haylazlığıyla.
Parmak ucunla çık merdivenleri.
Belki sarılırız yakalandığında.

Sen bana mektuplar yaz.







12 Temmuz 2012 Perşembe

APTAL

Düşüvermiş işte bir yerlere çok uzağımda
Sorgusuz yaşamayı tercih etmiş ha ha gülmekten yazamıyorum bile
Kendince, kelimelerle oynamış durmuş
En güzeli okkalı bir küfür ile savuşturmak pis kokulu yüreksizleri
Kolaydı sanki deme öyle
Kolaydı ki bitti.

Sonra bir aptal olmadık yerlerinden tutmaya çalışmış
Parçalarında kaybolmak için utanç taneciklerinin.
Üzüm çekirdeği gibi masum çıt çıt yenilesi diye reklam yapmış kendine
Yayın saati hep bir yalana denk gelmiş.

Cicili bicili sevda şarkıları yazabilirdim.
Olabilirdi tarihin önünde dik durmak için elle tutulur sebeplerim.
Oysa ben soyut olmayı tercih ettiğimden (!)
Hiç görünmeyen azgın sularda boğulup gittim.
Yok o hep bir başkasını sevmedi.
Yapar mı hiç, öyle bırakıp gider mi?

Düşüvermiş işte bir yerlere çok uzağımda
Sonra bu aptal olmadık yerlerinden tutmaya çalışmış

26 Nisan 2012 Perşembe

UNUTTUM BÜTÜN YEMİNLERİ

Melekleri, şeytanları, komşunun kapısının önünde yıllardır duran tozlu terliklerinde saklı huzuru unuttum.
Onunla başladığını düşündüğüm hayatı, koptuğu yerden yapıştırmayı denerken, dilinde ki zehrin  tadının midemi ekşitip geçmiş olmasını, öküz kadar sağlam bünyeliyim diye attığım  kahkahaların  ardından ağlamamayı unuttum.
Gözlerinde parlayan güneşin geceme en yakın arkadaş olduğunu unuttuğum anları hatırlattığını, onunla hayat nasıl da keyifliydi derken, ardından bakarken, hemen ardından kayboluşunu izlerken, geçen zamanın kısalığını, sarıldığımız vakit yer değiştiren yüreklerimizin nasıl çarpmaya başladığını, tenha akşamlarda onunla nasıl kalabalıklaşıp, çoğaldığımızı unuttum.
Gece oldu şehirde gündüz oldu. Küfür kıyamet beddualar ettiğimiz anları, yakasına yapışıp yeter diye bağırırken yüzüme attığı tokadı ,hırsla ayrı ayrı yollara yürümeye başlar başlamaz geri dönüp sarılmalarımızı unuttum.
Çocuktuk ikimizde kanıyorduk her düştüğümüzde. Yaralarımızı sarmayı, sehpanın üzerinden kaldırılan çerçevelerin içinde fotoğraflarımızı, bizim olmayan şarkıları, okumadığı kitapları ona  anlatmayı, huysuzluğumdan şikayet ederken bağrına basmasını unuttum.
Yolları geçtik şehir şehir. Hangisi daha güzel diye nazlanarak giydiğim kıyafetlerin içinde bakışlarını, hadi içelim dediğimizde son kuruşumuza kadar harcadığımız akşamları, sokak ortasında kikirderken hayatı umursamamamızı unuttum.
Küçük ayaklarım var benim. İnce, o sevsin diye yaradan özenmişti iyice. Dualarımızı, inşallah olacak bu defa derken sarılıp ağlamalarımızı, sabah kahvaltılarımızın akşama varışını, art arda yediğimiz tatlılarda gizli olan aşkın tadını, en sevdiğimiz fırından yayılan hamur kokusunu unuttum.
Nefret olsun sana diye bağırırken, gitme kal diye baktığımız anların çokluğunda alevlenen aşkı, başka bir hayat yok bize diye tapınır gibi sevdiğimizi, son yudumu kim içecek diye beklerken, masada kalan portakal suyunun tadını unuttum.
Sade bir kahve, açık bir çay. Asla balık yemem derken, rakı balık masalarında geçirdiğimiz fasılları, her gördüğüm çantayı almak isteğime gülerek "e be aşkım kullanmayacaksın ki" derken ,dudağındaki kıvrımı, yanağına kondurduğum şımarıklıklarımı unuttum.
Düşmanım mıydı bütün kadınlar? O eteği bir daha giymemeli miydim? Bu kadar öfkeli olmamalı mıydım? Çok mu seviyordu beni? En çok mavi gömleği mi yakışıyordu ona? Beyaz spor pabuçları çabuk mu kirleniyordu? En son aldığı kotu ben yokken giymemeli miydi? Kahvaltı etmeden evden çıkmamalı mıydı? Bu taksiciler arabaları kötü kullanıyorlardı değil mi? Debriyaj olayı çok fena diye şikayet eden hangimizdik unuttum.
Unuttum bütün yeminleri.





9 Şubat 2012 Perşembe

ÖLÜ AŞIKLAR

Terk ettim seni!

Benden beter senden büyük yaralar ördüm örümcekler gibi.
Hep başka bir kadının gölgesinde kapattığım perdelerin gerisinden seyrettim dünyayı.
Sokağın gürültüsüne sığındım her gün. Sessizliği ele verdi her akşam beni.
Yüreğimde kargaşalar bitmek bilmedi.
Kollarım sardı yakan bedenlerin günahlarını.
Göz kapaklarım sıyırıp geçti yalanlarını.
Yüzünü dönünce günaha
Şeytan kapını her araladığında haber verdi senden.
Tuttum elinden, uyuttum koynumda.

Yeniden, hep yeniden başlamak üzere hikayeler dinledim.
Küskünlüğüme çare olmaya çalışan kimsesiz kelimeler.
Başımı öne eğdiğimde yerden yere vuruldu alın yazım.
Ve nasıl olduysa kutsal sayıldı çektiğim ıstırabın yüzüme yansıması.

Ertesini unuttum.
Yok oldu yarına dair düşlerim.
Olduğu yerde bırakıp gitmek en kolayıydı.
Ben sahibi tarafından terkedilmiş yazlık bir bavul
Kışın ortasında çöplüğe bırakılmıştım.
Renklerim solmamış üzerimden etiketim bile çıkarılmamışken daha
Hep o daha yenisini daha güzelini arayan adamı sevdikten sonra.

Hayat bir film şeridi diye başlayan
İçinde ayrılıklar, kavuşmalar barındıran cümleler
Boşaldığını hiç görmediğim kadehlerde devrilip durdu benimle birlikte.
Yanımdan geçen her yabancı biraz senden biraz benden izler taşıyordu.
Fırtınalı bakışlarında masumiyet gizli adamlar, masumiyetinde fırtınalar saklayan kadınlar.
Ve aşıklar ölüyordu gözlerimin önünde.

Çaresiz sancıların, yalan dolan oyunların, hep o kadınların, o adamların yüzünde
Kaybolup giden pusulası bozuk bir geminin tepesinde, martıların sesinde saklı çığlıklarda
Kalbi durmuş bir gelinden bahsediyorlar şimdi.

Terk ettim beni!

19 Şubat 2011 Cumartesi

BABA

Kırıldım.

Eskilerini saramadan yenisini edindi kızın.

Ağladım baba

Yüzünün çizgilerinde sakladığın yorgunluklarına

Bel bağladığım gülüşüne

Gözlerinden uzakta tutunmaya çalıştığım

Yeni umutların koynunda ağladım.

Canımı yakıyor hayatın sessiz saldırıları.

Nereden geleceğini bilmediğim sert adımlarla üzerime saldıkları.

Ne çok adamı var emrinde çalışan.

Ne çok sebebi var saldırmak için.

Neden ben baba?

Neden senin kızın?

11 Şubat 2011 Cuma

PARMAK UCUNDA YÜRÜYOR AYRILIK

Gözlerimde tekrar eden bir hastalık
Soldurup duruyor tüm renklerimi.
Al git sesini. Çıplak, sade, olduğum gibi.
Nefesi kesilsin isterse oynaştığın zamandan kalan yüreğimin.
Bırak beni.

Yolunu kestiremediğim her kaçak kelime
Zincire vuruluyor sonunda.
Suçlusu elini kolunu sallayıp gezerken çoğu faili meçhul gibi
Biri yüksek sesle bok atıyor varlığıma.
Yakalandı. İşte suçlu yakalandı diye.
Ayak uyduruyor bütün hainler bu saçma oyuna.

Zamanın kesip attığı bir ten
Dokusunu yitiriyor. Dokunuşu rivayet oluyor git gide.
Sır denklemlerinde suskunluğun hatırı büyüyor.
Ve ilmeği kaçmış ya bir yerinden
Sökülüyor boşluğum kimin eli değse  doku(n)(ma)mak üzere.

Bu sabah gözlerimde bir ağrı
İnkar ediyor hatırladıklarını.
Acemi bir yalancı derin nefes alışıyla boğuluyor.
Yaman bir hesaplaşma parlıyor dudaklarımda
Pembe; soluk, silik çizgilere inat.

Adını anmıyorum. Tövbekarıyım seni çağıran her kelimenin.
Düşmanıyım yokluğuna dayanamayan her hücremin.
Yavaş yavaş kapatıyorum bu defa kapıyı.
Oyunlar türetiyorum gidişimin yansıması
Bir koca varlıkmış gibi


Sürecek kahkahaları kandırmamız bir müddet daha
Hatta ömür senle son bulacak yalanı doğruyu edecek tahtından.
Senden başkası ölüm bana
Dilim dudağım zehir.
El eli değerse vurulurum inan.
Yalan hiç bitmeyecek.

Parmak ucunda yürüyor ayrılık bu defa
Diğerleri gibi yıkmıyor ortalığı.
Sessiz ustası olmuş yalnızlığın. Öfkelenmiyor.
Keskin bakışından süzülüyor ihanetin görkemli günahı.
Kimseye yaslanmıyor. Yarışmıyor diğerleriyle.
Kendi naaşını kaldırıyor olduğu yerden.
Kirli elleriyle değmesin diye ölümüne niyet çekenler.

Bu sabah gözlerimde bir ağrı
Solmuş bütün renklerim.
Yalana dönüyor sırf dilim kayıp gerçeklerim.

19 Ocak 2011 Çarşamba

SÖZ SEVDİĞİM

Bitmeden vakit karalamalı seni sayfa sayfa.
Her satırda can vermeli, boyun eğmeli sunduğuna.
Hani bir deli isyan savursa zembereği kırılmış dilim.
Dağıttıklarını kokunu çeker gibi geri getirebilse
Bir an olsun unutsa ayrılığı.
Sensizliğin ezberime işleyen gürültüsünü.

Yalan dolan bütün o acemi işi yazdıklarıma
Onca alkış tutmamış olsan. O kadar sevmemiş olsan yokluğumu.
Dur! Dur! Dur! 
Savurmuş olsan bakışından deli gururuma
Avazının çıktığınca
Dur! diye bozmuş olsan suskunluğunu.

Ben hep aynı çamurlu duvağın peşinde
Geceleri dağ gibi üzerime örtüp durmasam. 
Gölgenle baş etmek için büyütmesem yalancı sevdalıları.
En beter kabusların baş düşmanı
Sesini onca yasaklamış olmasan bana.
Çıkıp gelsen.
Seninle kaybolsa bütün karanlık.

Yaz nasıl geçti. Kış nasıl geçiyor bir anlasam.
Bir anlatabilsem. B
ir varabilsem olduğum yerden sana.
Bu ayrılığa bunca hoşgörü göstermemiş olsak.
Bu kadar şımarmamış olsa.
Hadi git sonsuza kadar uğrama bana derken
O kadar inandırıcı olmasaydın.
O kadar inanmasaydın.
Bu kadar keşke, bu kadar sızı, bu kadar çaresizlik kalır mıydı bana?

Son bakışının şahidi gözlerime sorsunlar acısını.
Ellerime sorsunlar son dokunuşun yakışını.
Tekrarı olmayan, mümkünü olmayan bir birlikteliğin
Son kelimelerini sorsunlar bana.

Konuşursam parçalansın son umudum.

Söz sevdiğim.

18 Aralık 2010 Cumartesi

AYAZ

Ağırlaşıyor yoksunluğum.
Çatısız yüreğim sıcak düşlerle yatma hevesinde
Oysa ortalık ayaz.
Sarıp sarmalayan hasretin
Korumuyor soğuktan.

Benden hayır yok sensizliğe. Yolunu gözlüyor tüm sancılarım.
Ayak sesine kurulu bütün saatler.
Nikahı kıyılmış ayrılığımızın üzerinde ağlayıp duruyor akrep
Ses çıkarmıyor yelkovan. 
Çenesi düşük bütün düşmanlar konuşup duruyorlar hiç susmadan.

Yalınayak sana koşuyorum her gece.
Omuzuna dökülüyor pişmanlıklarım.
Eskiden olduğu gibi ben varım diyorsun.
Korkma ben varım.
Uyanıyorum yokluğunun gürültüsüyle
Olmuyor. Gerçekleşmiyor rüyalarım.

Sesin çınlıyor kulaklarımda nasıl yaparsın bunu derken.
Kahrolan, kahreden sesin.
İhanete iyice bulaştıran bizi. Kirleten.
Ayrılığımızın sanığı firar edip giderken
Ardında bıraktığı yıkıntının arasından yükselen sesin.

Oyalandık ay geçti oyalandık yıl.
Başka hayatlara karıştık. Yüreğimize sığdırmaya çalıştık onları.
Oysa ne zaman kıvrılsan yatağına yastığında gülümseyişim.
Ne zaman kapasam gözlerimi koynumda kokun.
Sensiz hayat hayat değil.
Sensiz gülmeyi unuttum.

23 Ekim 2010 Cumartesi

GÖZ YASI

Bizim yalnızlıktan anladığımız eski bir fotoğrafla kedere kılıflar uydurarak
Vakti nankör ellerde parçalama çabasına alkış tutmaktı.
Yokluğu ne kadar zor olabilirdi ki?
Daha ne kadar acıtabilirdi canı?

Bir sabah umudumuzun üzerine güneş doğmuş
Bahçesinde çiçek açmış gördüğümüzde
İzin verir miydi, yaralarımız gönlümüzce koşmamıza?
Bırakın koşmayı eğilip dokunabilir miydik çimenlerimize?
Bize biçilmiş kaftan değil mi harabelerimiz?
Oradan gördüğümüz tüm manzara başkalarına ait değil mi?
Berrak sular çağlayıp duruyorsa kaynağından
Elimizi uzattığımızda kararan ne?

Bizim yalnızlıktan anladığımız köşelerde kelimeleri büyütmek.
Okşamak her harfin saçını onun saçıymış gibi.
Perçemini kaldırıp bir minik buse kondurmak alnına.
Sonra hadi git diyebilmek
İstemeden bazen de gönlün rızasıyla.
Hadi git çoğal, büyü, sevil derken ağlamak usulca.

Kaydı nankör bir elde sahte imzalar atılan hayatın
Birikip duran çizgilerinde ölüm kalım savaşı vermek.
Çığlığını derin bir sessizliğe gömüp
Yalancı bir tebessümle sevilesi hayranlıklar oluşturmak.
Nankörlüğü kendine çevirip kendini vurmak her tetikte
Bile bile eğilmek en dik durmamız gerektiği yerde.
Kader işte.

Bizim yalnızlıktan anladığımız sağanak yağmur mevsimlerini bahar ilan etmek
Yasımızın özgürce salınmasına olanak veriyor diye
Ne bir öncesi ne bir sonrası girebilir gönlümüze
İnadına sağanaklarda yol almalı
İlla bir sağanak mevsimde uğramalı düşlerin son dediği yere

Belalı bir orospu gibi 
Masumiyet giyinip katılmak her maskeli baloya
Ve en yalın halim bu diye selam vermek gelene geçene.
Saçlarını örüp salmak iki yandan
Beyaz, lekesiz bir hayat geçirip üstüne büyümek
Işık oyunlarının yardımı ile en küçük olduğumuz yerde.
Nasılsa bir dev fark edip sokulacaktır kirimize
Merhabasına karıştığı anda keskin arzularımız geri sayım başlar
Ne kadar dayanacak bu zehre ve ne zaman ölecek bu dev de

Bizim yalnızlıktan anladığımız
Aralık bulduğumuz her sokak kapısına sığınabilme ihtimallerine göz koymak.
Açlığımızı ele vermek bizden daha aç olanlara.
Düşünmeden.
Düşünemeyecek kadar kaybettiğimizden.
Kaybettiğimiz kadar azaldığımızdan.
Sokak ortasında kalmak sonunda.
Suçlayacak birileri olsun da vicdanı taşa tutmaya engel.
Gerisi mühim değil.
Mühim olan yittikten sonra.

Gökyüzüne çevrilen parmaklarımız göz kapaklarımıza düşüyor nihayetinde.
İçinde ince bir sızı defnediliyor.
Bereket dualarından umudu kestiren bu kuraklık.
Dudaklarımızı çatlatan sıcak, etrafında gezinen sinekler.
Kesip atsan bile nafile diyor artık en iyi bilen.
Bedene yayılmış bir zehrin kollarında kime sarılsan nafile.
Kapını çalan bir konuk değil. Asıl sahibi sahip olduklarının.
Erteleyip durman senden değil. Onun sabrından diyor.
Son tık öyle sessiz ama en etkilisi.
Kapı aralanıyor.

Bizim yalnızlıktan anladığımız
Göz yası.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

YENİDEN BAŞLAR HAYAT

Yanılabilir insan.
Kıymetsizsin diyor diye biri yok pahasına satmamalı düşleri.
Gözünü umuda dikmeli biraz da hep aynı olacak değil ya manzara.
İnanmalı yine de herkese küsmemeli.
Yeniden başlayan her gün gibi
Yeniden bir şans vermeli kendine.
Yanılabilir insan.
On beşlik düşlerde kanayabilir yüreği.
İnandığı için yitirebilir çoğu şeyi
Ama yitirmemeli masumiyetini.
Yanılabilir insan.
Benim yanıldığım gibi.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

YEDİVEREN DÜŞÜNDEN "GERÇEĞE"

Vazgeçtim.
Sensiz İstanbul akşamlarında yolculuk telaşında gözlerimi ıslatan şarlatanlardan.
Dilime doluşup duruyorken en belalı sözcükler
Adam akıllı yalnız kalmayı bile beceremediğim ayları
Ardından boş şişeler gibi devirip dururken
İçimin zehrinden sana kan kusturan bir ayrılık armağan ettiğim güne
Tükürüp duruyorum her günah sevişmede.

Eller bilmez kıymetini dediğin anlar çoğalıyor.
Anlamını yeni öğrendiğim bir sözcüğün altında azalıyorum ben.
Koşarak gittiğim dost muhabbetlerinden sensizliğime düşman ayrılıyorum.
Öyle ya kaç zaman oldu. Değişti mevsimler.
Bilmediğim topraklarda yediveren hayalinde can acıtan gerçekleri suluyorum.

Sokaklar geçiyorum ardından.
Denize sevdalı gözlerinde demleniyor rüyalar.
Her sabah yokluğun doğuyor üzerime
Her akşam sensizlik çöküyor şehrime.
Tren camlarından izliyorum seni
Ve beni en sevdiğin yerde alıyorum öldürücü darbeyi

Övünebileceğim bir şey kalmıyor bana ait
Kirli sayılıyor ak dediklerin.
Karama sarılıyorum daha sıkı, daha sıcak.
Söz sevdiğim bu oyun da son bulacak.

20 Temmuz 2010 Salı

UMUT

Sahilin birbirine karışmış kokuları ayırıyor bizi.
Kaldırımına oturmuş sevdalıları ayrılığımızla büyüyor.
Mısır koçanlarının buzhane bayatlığına diş bilerken açlığım
Gözlerim takılıyor adımlarına.

Bu ne kaçış  bu ne hız  benden öteye düşmek için?
Oynaşıp durduğun yaran tek aşk kırıntısı
Tek ben sende kalan.

İnkarın tahtına bağdaş kurup oturmuşsa 
Yabancı, yalancı, ipe sapa gelmez aşk sanrıların
Onların da gelir elbet sonu. Sallanır, yıkılır, acıtır, bitti sandığın.
Benim derdim yokluğuna ateş yakmak.
Dikkat çekmek varlığının gezindiği yerleri bildiğime.

Yok mu diyeyim?
-Unutmuş değdiğim her yeri-
Aklının esaretinde beyaz bayrak çekerken gönlün
Al sana en çabuk unutma hikayesi diye bir not mu bırakayım?

Kimseye yar olamayacak bir ben.
Benden kaçmak için çırpınıp duran sen.
Bırak artık çocukluğu
Oyalanman sürecek ömür boyu.